17 Mart 2017 Cuma

Ernesto Laclau “Marksist Teoride İdeoloji ve Politika”

Laclau'nun kapitalizm, faşizm ve halkçılık konularında incelediği metinler üzerine yazdıklarından oluşan Marksist Teoride İdeoloji ve Politika, Latin Amerika kapitalist olduğu (ve aslında olageldiği) iddiasını savunan Andre Gunder Frank'in teorik iddialarına getirdiği eleştiriler ile başlıyor. Frank'in iddilarının, kapitalizm ve feodalizm üzerine şekillenen iddialar olmasına rağmen üretim ilişkilerini göz ardı ederek ilerliyor olması, Laclau'nun ilk karşı çıktığı nokta oluyor. Şöyle ki, taraflı bir bakış açısıyla iddialarını oluşturuyor olmasının, Latin Amerika tarihine bakışında metodolojik bir hile olduğunu bile düşündürtüyor okura. Zira inşacı bir yöntemin etkisini Laclau da vurguluyor (Marksist bakıştan üretim ilişkilerini çıkartma girişimi olarak da görülebilir Frank'in yaptığı) ve okurken üretim ilişkilerini görmezden gelen bir kapitalizm analizinin varlığı herkes için şaşırtıcı oluyor. Bu da Laclau'nun Frank'in kapitalizm tanımını yapamıyor olduğu sonucuna götürüyor.
Faşizm ve ideoloji konusunda Nicos Poulantzas'ın "Faşizm ve Diktatörülük" adlı çalışması üzerinden metne devam eden Laclau, faşizmin farklı bakışlarca tanımlarına yer veriyor. Katolik liberal bakışın faşizmin aşırılıklar sonucu düzeni yiten nesnedeki bozulma olduğu kabulüne karşılık örneğin faşizme karşı getirilen psikolojik açıklamalara da değiniyor. Bu noktada makineleşme vurgusu karşımıza çıkıyor. Mekanik - mistik yaşam anlayışının otoriter toplumdaki insan davranışının faşizme gideceği kabülünü benimseyen görüşe yer veriyor. Haliyle akla Marx'ın yabancılaşmasının gelmesi mümkün oluyor zira Laclau'nın hemen ardından değindiği isim Erich Fromm. Fromm'un insanın ya kendisiyle uyum içinde olacağı ya da kendisinden yukarıdaki otoriteye körcesine bağlanacağı ve güvenlik arzusu yolunda özgürlüğünü yitirmesiyle sonlanacak olan faşizm. Psikolojik olan açıklamalarda faşizmin insanın doğayla arasındaki yaratıcı emekten kopmasıyla oluşacağını düşünmek böylece mümkün oluyor. Zira özgürlüğünü da bu yaratıcılığıyla elde edeceğini düşünürsek, makineleşmeyle beraber yitirdiği "şey", insanı faşizmin sunduğu "güven"e(!) sürüklüyor diyebiliriz.
Poulantzas, faşizmi kapitalizmin emperyalist aşamasına ait olarak görüyor. Bu yüzden de faşizmi bağladığı yer yalnız ekonomik bir nokta olmuyor; kapitalizmin ifade biçiminin faşizm olduğunu belirtiyor. Poulantzas'ın faşizm üzerine tezlerine yer vermeye devam eden metinde, faşizmin yükselişi ve güçlenmesi sırasında yaşanan sınıflar arası çelişkilerin keskinleşmesine de değiniyor Laclau. Burada, gücün biriktiği yer olarak ise tekelci sermayeye işaret ediyor. Faşizmin köylü değil kentsel bir yapıda olduğu, küçük burjuvanın faşizmin güçlenmesinde ana önemde olduğunu ancak faşizmin kesinlikle tekelci sermayenin bir icadı olmadığını vurgulayan metin, bu arada bertaraf edilen tarafın ise işçi sınıfı olduğunu belirtiyor.
Laclau, popülizm ve sınıf konusunda, her iki kavramın da kullanılırken dahil edeceği ve dışlayacağı içerik üzerinden yaşanan sorunlara çözüm önerilerini sunuyor. Bu yüzden, örneğin sınıfların yapısının artık indirgemeci yöntemle ele alınmasının mümkün olmadığını söylüyor. Burada ekonomik indirgemeci sınıf anlayışının işlerliğinin yetersizliğini görmek mümkün. Bu yüzden sınıfları ideolojik ve politik seviyelerinin sınıf tanımını indirgemeci bakıştan kurtarması ihtiyacını dile getiriyor. İdeolojik bir sınıf karakterinin eklemleştiği unsurlardan bağımsız oluşamayacağına değiniyor. Bu yüzden de eklemleşmeyi gözardı etmeyerek, sınıf-dışındaki içeriklerin de sınıfa dahil edilmesini söylüyor. Sınıfların hegemonya alanları içindeki bir mücadele alanında böyle varolabileceğini ifade ediyor.
Laclau, halk ve sınıflar arasındaki diyalektik ilişkinin işlevsel yönüne işaret ediyor. Sınıfların hegemonyalarında halkı birleştirme ihtiyaçlarının zorunluluğunun altını çizerek, güç bloğu karşısında işlevsel olacak tek form olarak da böylece popülizme işaret ediyor.

7 Mart 2017 Salı

David Harvey "Sosyal Adalet ve Şehir"

Bu haftaki ikinci David Harvey kitabı olsun Sosyal Adalet ve Şehir. 

Dört bir yandan talan edilmekte olan kentte Harvey, sosyal adaletin mümkün olabileceğine inancını metnin tamamına yansıtıyor. Bunu başta belirtmekte fayda var, zira zaman zaman farklı bölümlerde karamsar bir tablonun okurun gözünde oluşması mümkün. Bu noktada aslında ilk hatırlanması gereken Harvey'nin bir Marksist oluşu ve mekanın, Marksizm ile giriştiği ortaklıktan sunduğu çözümün kent için anahtar önemde olması.

Dediğim gibi, umutlarınızı bir kenara bırakmadan ve kentin sıkıştığı adaletsizliğin karşısında hala adil bir dağıtımın mümkün olduğunu, adil bir yaşamın, kent planlamasının, hayatın mümkün olduğunu ve kamusal alanın ifade için, hareket için nasıl bir önem teşkil ettiğini asla unutmadan okumakta fayda var. Başka bir okumanın, okuma olarak işlevsiz olacağı ise kesin.

Kapitalizmin kenti kendi çıkarları için eğip bükmesi, planlaması, yönetmesi, şekillendirmesi, yıkması, geri kazanma adına geri kazanmamak üzere bir kısmını hayattan söküp atması gibi gerçekleri vurgulayan Harvey, kent yapısı içerisindeki güç dağılımın bu noktada nasıl bir merkez - çevre yarattığını da gösteriyor. Kentin merkezinden çevreye yayılanın bir yandan gücün nereden nereye kimi yığmak - yerleştirmek istediğinin de planlamasını içerdiğini ifade eden Harvey, bu adaletsiz düzen içerisinde etken olanın güç, edilgen konumda olanın ise kurban, bizim kente bakıp gördüğümüz haliyle en net biçimde ifade etmek gerekirse yoksullar olduğunu söylüyor.

Kent içerisinde planlamanın toplumsal yapıyı ve ilişkileri doğrudan etkilemesi üzerinde özellikle durarak planlamanın bir mühendislik sıkıntısından ziyade sosyolojik boyutuna değinen Harvey, insan ilişkilerinin yaşadığını dönüşüme dikkat çekiyor. Kent planlamasının imkanlara erişim hususunda her daim bir sorun ya da sıkıntı yaratacaksa bunun yoksul için ortaya çıktığını söylüyor. Öyle ki, eğitim ya da sağlık hizmetleri gibi temel hizmetlere dahi ulaşmakta zorluk çeken toplulukların, bireylerin, kentsel planlamanın kurbanı olarak adil bir düzenlemeden yoksun kalmaları sonucunda mekansal anlamda hayatlarında oluşan mesafe kadar oluşan psikolojik mesafenin varlığına da yine dikkat çekiyor. İnsanlar arası ilişkilerin sınırlandırılması, tasarlanması, belirlenmesi ya da genişletilmesi noktasında planlamanın nasıl sinsi bir işlevi olabileceğini vurgulayarak, kentsel adil dağıtımın, insan faktörü gözardı edildiğinde yaratabileceği sorunları okura sunuyor.

Kentin egemen olan gücün elinde nasıl bir araca, sermayenin nasıl bir aracına dönüşebileceğini, adil bir dağıtımın olmadığı bu düzen içerisinden çıkış yolunu da sunarak irdeleyen Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir'de her şeyin hala düzeltilebileceğini ve bunun da yine kent içerisinde yapılabileceğinin altını ısrarla çiziyor. 

2 Mart 2017 Perşembe

David Harvey "Asi Şehirler"

David Harvey, Sermayenin Mekanları adlı çalışmasında Marx'ın çalışmalarında sermaye birikiminin özgün coğrafi yapılar yarattığını ortaya koyduğunu belirtmektedir. Harvey, Marx'ın bu konumsal analizlerinin birikim teorisi ve emperyalizm teorisi arasında önemli bir bağ olduğunu söylemektedir. Çünkü sürekli genişleme ve kendisini garantileme ihtiyacı duyan bir üretim ilişkileri içerisinde, gelişen ulaşım ilişkileri ve açıldığı yeni pazarlar ile kapitalizm, kendisine coğrafi olarak birikimi için yeni alanlar da açabilmektedir. Gelişen ulaşım ve iletişim imkanları ile beraber sermayenin birikimi için birçok yeni alanın açılması mümkün hale gelmektedir. Kapitalizm için malın dolaşım süresindeki kısalma da birikim sürecini güçlendirecek bir nokta olduğu için, günümüzün gelişen teknolojisi ile sermayenin birikim süreci yeni coğrafi konumlarda gittikçe daha hızlı ve kolay yayılır hale gelmiştir. Merkez ve çevre arasındaki ilişki yoğunlaşmaya başlamış, büyük kentsel merkezlerde gözlemlenen yığılmalar üretimin yoğunlaştığı noktalarda artmaya başlamıştır.
Harvey'ye göre şehirler bir artı ürünün toplumsal ve coğrafi olarak yoğunlaşmasından doğmuştur. Bu yüzden de kentleşme daima sınıfsal bir olgudur çünkü artı ürünün nasıl kullanılacağının denetimi de daima küçük bir grubun elinde olmuştur. Üretim ilişkilerinden bağımsız biçimde kente yaklaşmadığı için Harvey'in gözünden ilerlendiğinde de kente bakıldığında, kapitalist üretimin zamanla aldığı yol ve dünya nüfusunun kentleşmesi grafiği açısından bir paralellik görülebilmektedir.

Harvey, kentsel dönüşüm konusuna da değinmektedir. Kentsel dönüşüm aracılığıyla sermayenin çıkarlarına hizmet edildiğini belirten Harvey, bu konuda Engels'in Kent Sorunu adlı çalışmasına da değinmektedir. Engels'in bu çalışmada vurgu yaptığı nokta, şehirdeki çarpık yapılaşma sorunun çözülmek yerine adeta burjuvanın göz zevki için bir yerden başka bir yere taşınmasıdır. Varoşların ya da rezil sokakların ortaya çıkmasını yaratan iktisadi düzenin, sorunu düzeltmek yerine sorunu başka bir yerde var olmaya devam etmek üzere şehrin başka bir yerine taşıması üzerine Engels'in sert eleştiriler yönelttiği bölüme Harvey değiniyor. Harvey, yaratıcı yıkım yöntemiyle ilerleyen kentsel dönüşüm süreçlerinden en çok ve ilk etkilenen kesimin her zaman yoksullar olduğuna dikkat çekmektedir.

Bu noktada Engels ile Harvey'in aynı pencereden baktıklarını görmek de mümkün olmaktadır. Her ikisi de sermayenin çıkarları için atılan adımların altında ezilenlerin yoksullar olduğunu ve adımların hiçbirinin aslında kent için ya da kentin yoksulları için yapılmadığının vurgusunu yapmaktadır.

Harvey bu süreci şöyle özetlemektedir; "mülksüzleştirme ve yerinden etme süreci, kapitalist kentsel süreçlerin çekirdeğini oluşturur. Sermayenin kentsel yenilenme aracılığıyla soğurulmasının aksetmesidir bu." Çünkü şehir hakkı, kısıtlı bir alana sıkışmış biçimdedir ve bu alanda söz sahibi olanlar Harvey'ye göre şehri kendi ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda şekillendirme gücüne sahip olan küçük bir siyasi ve iktisadi elittir (Harvey, 2015:67). Bu da sermayenin yeniden üretimi sırasında kentleşmesi ile ilgilidir. Sermaye, çeşitli şekillerde kentleşme sürecinden geçer. Buradaki varsayım ise, kapitalist sınıf güçlerinin kentleşmeye hakim olma kapasitesinin artması durumudur. Bunun gerçekleştiği durumlarda artık sermayedar sınıf yalnızca devlet aygıtları üzerinde değil, artık nüfus üzerinde de hakimiyet kurabilir haldedir. Böyle bir egemenliği elde etmek ise hiç kolay değildir, diye belirtmektedir Harvey. Tam da bu yüzden şehir ve onu meydana getiren kentsel süreçler bu nedenle toplumsal ve sınıfsal mücadelelerin başlıca sahasını oluşturmaktadır.

Harvey, son zamanlarda kentin egemen sınıfın çıkarlarına daha doğrusu kapitalistlerin çıkarlarına uygun biçimde yeni kentsel süreçlerden geçtiğini vurgulamaktadır. Bu süreçler de kendi toplumsal ilişki biçimlerini geliştirmektedirler. Örneğin, üst gelir sınıfına ait insanlar kendilerine kentin varoşlarından ve karmaşasından uzak biçimde, daha sakin, daha güvenli ve daha "yaşanılabilir" alanlarda yaşam alanları oluşturmakta ve kendilerini buralarda adeta yalıtmaktadırlar. Bir yandan kendilerine denetimli giriş çıkışları olan bu tip yalıtılmış alanlar oluştururken, bir yandan da bu alanlarını bir şekilde "köy"lere benzetecek şekilde reklamlarını da yapmaktadırlar. Harvey bunu züppece bulmaktadır, ben yanlış bir çıkarımda bulunmuyorsam kitaptan. Eğer Harvey'den bunu yanlış anlıyorsam, kendi fikrim olarak bunun yine de züppece olduğunu belirtmek isterim, o ayrı.

Harvey, kamusal ve özel mekan ayrımına da değinmektedir. Kentleşme tarihi boyunca kamusal mekanların ve kamu yararının sağlanmasının, ister devlet ister özel şirketler eliyle olsun kapitalizm için vazgeçilmez olduğunu belirtmektedir. Çünkü şehirlerin sınıfsal çatışmalara ev sahipliği yapmasıyla doğru orantılı olarak kent yönetimlerinin kentlileşmiş işçi sınıfına kamusal mal ve hizmet temin etmesinin mecbur kalmasının arttığını ifade etmektedir Harvey. Bu noktada Harvey, bu hizmetlerden faydalanmanın, ortak bir siyasal hareketlilik gerektirdiğinin de altını çizmektedir.

Örneğin sokaktaki hareketler gibi. Çünkü sokak, tarihte pek çok kez toplumsal hareketler aracılığıyla devrimci hareketlerin ortak alanlarına dönüştürüldüğü gibi, kanlı bastırma harekatlarına da sahne olmuş kamusal bir mekandır. Kamusal mekanın üretiminin, bu mekana ve kamusal hizmetlere erişiminin ne yoldan, kim tarafından ve kimin çıkarları doğrultusunda denetleneceğine dair bir mücadele ise her zaman vardır.
Kentteki ortak alana dair Harvey, ortak alanın bir meta olmasa bile her zaman ticaret için bir zemin sağlayabilecek konumda oluşuna da değinmektedir. Örneğin bir şehrin atmosferi ve cazibesi, şehirde yaşayanlar tarafından ortak olarak üretilen bir şeydir. Fakat turistik ticaret bu ortak alandan kendisine pay çıkararak rant elde edebilmektedir. Çünkü bireylerin ve toplumsal grupların gündelik faaliyetleri ve mücadeleleri şehrin toplumsal hayatını yaratmaktadır. Böylelikle de herkesin içinde yaşayabileceği müşterek bir çerçeve meydana gelmektedir. Bu çerçeve de kültürel açıdan yaratıcı bir yöne sahiptir. Aşırı kullanım ile tahrip edilemeyecek olan bu yön, aşırı istismar edildiğinde ise niteliğini yitirme tehlikesi ile karşılaşabilmektedir. Örneğin; trafik yüzünden kilitlenen caddeleriyle trafik sorununa boğulan cazibe merkezi bir kent, gibi.
Kapitalist kentleşmenin toplumsal, siyasal, yaşamaya elverişli bir müşterek alan olan şehri sürekli tahrip ettiğini vurgulayan Harvey, kentleşmenin kentsel bir ortak alanın hiç durmadan üretilmesi ve özel çıkarların buna hiç durmadan el koyması ve bunu yok etmesi süreci olduğunu belirtmektedir. Bazı durumlarda bir şehrin başarıyla bir markaya dönüştürülmesi için akıllardaki o marka imajına uymayan herkesin ve her şeyin ise adeta ihraç edilmesinin ve kökünün kazınmasının gerekliliğinin de olduğu bir düzenin varlığının da altını çizmektedir.
David Harvey, kentin kapitalizmle mücadele bağlamında nasıl örgütlenmesi gerektiğini konusunda net bir şey söylememekle beraber tüm metinlerinde aslında açıkça ifade etmektedir ki bu, antikapitalist bir örgütlenme biçimi olacaktır. Kitabın son bölümlerinde kentsel örgütlenmenin kapitalist bürokrasi çerçevesine hapsedildiğini vurgulayan Harvey, bunun antikapitalist bir siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmadığını belirtmektedir. Öte yandan, aslında Harvey umutsuz değildir. Kent konusundaki tespitlerinin tamamı örgütlenmenin mekanla olan ilişkisi içerisinde çaresiz kalmadığını göstermektedir. Bir yanda kent içerisindeki rantın gerek emlakçılar gerek bürokrasi gerek siyaset ile sarıldığı hali tasvir ederken, öte yandan mekanın kullanımın kentsel devrim için aslında umutsuz bir tablo çizmediğini yakın dönem kentsel hareketler üzerinden de örnekleyerek anlatmaktadır. İdarenin kapitalist oluşunun karşısında antikapitalist hareket sahasının da yine kent içerisinde mevcut olduğunu ifade etmektedir Harvey. 

23 Şubat 2017 Perşembe

Henning Mankell "The White Lioness"

The White Lioness, Henning Mankell'in Wallander serisinin üçüncü kitabı. Ancak benim seriden okuduğum son kitap oldu, böylece seriden okumadığım kitap kalmamış oldu. Neden çok sevdiğim bu yazarın ölümü sonrasına kadar elimde kitap sakladım derseniz, okursam seri bitecekti çünkü. Elimde başka Wallander kitabı kalmayacaktı. Sonunda, maalesef yazar ölünce, ölümünden önce Wallander serisini de tamamlayınca, artık okuyayım dedim. 

Kitabın Türkçe baskısı eskiden mevcuttu ancak tekrar basılmadı bildiğim kadarıyla. E-kitap olarak İngilizcesi'ni edinmek mümkün. Merak edip okumak isteyen olursa. Bildiğim kadarıyla bazı sahaflarda ya da sitelerde kitaptan tek tük mevcut ve fiyatı açıkçası bence çok yüksek. Size kalmış edinip edinmemek tabi.

Kitaba dönersek. Serideki en farklı kitap. Kitabın odak noktası bu sefer Wallander ve bir cinayet değil bence. Bu kitap tamamen politika, ırkçılık ve yakın dönem Avrupa siyasi hareketleriyle Afrika'nın yine yakın dönemde yaşadıklarıyla dolu. Zira okurken karşınıza Stasi'den KGB'ye, Mandela'ya birçok isim çıkıyor; ırkçılıkla mücadeleden tutun hayatta kalma mücadelesine, kin ve intikam duygusunun sömürülmesinden tutun da bir ülkenin sömürülmesine kadar politik birçok hamlenin hem makro boyutta hem de bireysel olarak kitapta karşılaşılan karakterler üzerinden nasıl etkiler yarattığına tanık olabiliyorsunuz. Bu noktada romandaki Afrika ağırlığına Mankell üzerinden dikkat de çekmek gerek ayrıca, kendisi hakkında, kendisinin de kitabın sonunda değindiği ve iki farklı kitabından da değindiği üzere Mankell'in hayatında Afrika'nın bir yeri var.

Farklı iki kültürün bir yandan İsveç ve Afrika üzerinden ve karakterlerin hayatlarındaki sembolleri kullanma, dahil etme/etmemeleri üzerinden de değerlendiren kısa anlara yer veren yazar, Afrika'daki kültürün Avrupa'nın kültürüyle ne kadar zıt olduğunu ilk başta iklimden alıyor, sonra bağladığı yer kökenlere ve köklere işleyen ruhsal süreçlere yayıyor. Anlam aktarımı konusunda İsveçli ve Afrikalı karakterin arasında geçen bir anı okursanız umarım fark edersiniz. Sembollerin kültürle olan bağının kültür dışına çıktığında nasıl bir anlamsızlık ve kaos içinde kaldığını, iki kişi arasındaki iletişimsizlik örneğinde yazar çok güzel örneklemiş. Buna rağmen karakterler arasında bir şekilde kurulabilen bağı göstermesi, yazarın her daim, her kitabında, en ufak bir karakterini dahi okura yabancılaştırmadan sunabilmesinin de yine tekrar eden bir örneği olmuş.

Polisiye bir romandan bahsederken olay akışından bahsetmiyorum genelde. Bunun yerine kısaca bir şeylerden bahsetmeye çalıştım, ne derece anlatabildim, çok sınırlı bir yerinden konuya girdim biliyorum. Ancak The White Lioness tek kelimeyle politik bir roman ve yazıldığı dönemi de düşünürsek, Sovyetler sonrası Avrupa ve Afrika'nın o dönemki hareketleri bağlamında okunursa, Wallander serisinin sadece bir polisiye seri olmadığının altını tekrar çizecek bir kitap olduğu kesin. 

22 Şubat 2017 Çarşamba

Stephen Hawking & Leonard Mlodinow "Büyük Tasarım"

Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow, klasik bilimin, ömrünü genellenebilir tek bir yasaya ulaşmaya adamış pozitivistlerin kemiklerinin tamamını binlerce kez her bir satırında sızlattıkları Büyük Tasarım'da ".... bütün fizik yasalarını içeren derli toplu bir paket keşfetme arzumuzu tatmin etmeyebilir; ama görünen o ki doğanın yolu bu" diyorlar doğanın görünür yasalarının keşfedilebilir kesin bir yanı olmadığı çıkarımını yaptıkları metinde.

Çağdaş bilimin klasik bilimden yarıştığı noktaları açıklayarak girişini yaptıkları Büyük Tasarım'da öncelikle insanların ilk dönemlerde varoluşlarını ve aradıkları cevapları "nerelerde" aradıklarına kısaca değiniyorlar. Klasik bilimden ayrıştıkları noktalarda ise klasik bilimin evrensel yasaya ulaşma arzusu yerine belirlenmiş ve gözlemlenmiş olanı kullanarak ilerleme yolunu seçtiklerini belirtiyorlar. Bu noktada yöntem olarak uzaklaşmadıkları yöntemin aslında deneysel yöntem olduğunu da belirtmekte fayda var. Hatta deneysel yönteme pozitivistlerin getirdiğini neden - sonuç ilişkisinin kesin olarak saptanamayacağı ancak bu nedenselliği kabul etmekten başka çare olmadığı görüşüne de yer veriyorlar. Buradan devam ettikleri nokta ise modele dayalı gerçeklik. Bahsettiğimiz deneysel yöntemdeki sorunu gözardı ederek ilerleme yolu da burada karşımıza çıkıyor zira modele dayalı gerçeklikte yazarlar önemli olanın modelin gerçek olup olmadığının sorgulanmasının değil, gözlemle uyuşup uyuşmaması olduğunu söylüyor. Tüm bunları neden anlattım? Bu şekilde, atomaltı parçacıklarla çalışabilmek mümkün olabiliyor veya modele dayalı gerçeklik ile dünyanın oluşumu üzerine çalışılabiliyor. 

Einstein'in uzay ve zamanı uzay-zaman biçimde ele almasıyla zamana yaklaşımın değişimini ele alan yazarlar, kuantum fiziğine ve klasik bilime göre zamanda "şimdi"nin ve geçmişin ele alınışını da metinde inceliyor. Öncelikle geçmişi gözlemenin aslında mümkün oluşundan ziyade çıkarım üzerinden ilerlediğine ve buna imkan verenin de klasik yaklaşım çerçevesinde Newton yasaları olduğuna değiniyorlar. Bunun da insanın sezgisel anlayışının geçmişle olan tutarlılığı ile ilgili olduğunu belirtebiliriz. Bir örnek vermek gerekirse; bir odaya girdiğinizde elinde yarısı dolu bir kahve bardağı olan, üzerindeki tişörtte de kahve lekesi olan bir insan görürseniz siz odaya girmeden önceki zaman diliminde o bardaktaki kahvenin bir kısmının kişinin üzerine döküldüğüne dair sezgisel bir çıkarım yaparsınız. Yazarlar bu sezgisel çıkarıma karşılık olarak kuantum fiziğinin ise şimdinin gözlemiyle elde edilen veri ne kadar kesin olursa olsun geçmişe dair asla kesin bir kanıt sunamayacağını vurguluyor. Zira geçmiş, gözlemlenmemiş bir durumdadır. Tıpkı gözlemlenmemiş haldeki gelecek gibi. Bu da, kuantum fiziğinin önümüze açtığı olasılıklar penceresinin ne denli geniş olduğunu gösteriyor; geçmiş ve gelecek sonsuz olasılıklarla doludur. Geçmişin ve geleceğin tek bir geçmişi ya da geleceği yoktur. 

Olası evrenler ve genişleyen evrenler konularına da değinen yazarlar, bazı geçmişlerin diğerlerine göre daha olası olduğunu belirtiyor. Bunun yönteminin de şimdiden geriye gidilmesi olduğunu ifade ediyor. Şöyle ki, en sonunda varılan noktadaki tek bir geçmiş, tüm toplama egemen hale gelecek bir zaman toplamı gibidir. Ancak şu an için de her bir öncesi için de farklı geçmişler olacaktır.

Ancak elimizdeki metin öyle bir yere bağlanıyor ki. Hiçbir neden sonuç ilişkisi kurma çabasının sonuca bağlanamayabileceğini düşünmeye tahammül edebilecekseniz okuyun. Genel yasaya ulaşma çabalarının her ne kadar klasik bilimin ilk dönemleri sonrasında gelen adımlarca binlerce kez eleştirilmesine rağmen Hawking ve Mlodinow aslında çok genel bir konuda çok sert bir şey söylüyor. Şu an özellikle sosyal bilimlerde böyle bir metnin reddettiği örneğin "gerçek bakanın gözündedir" gibi kabuller mevcut olsa da aslında bir yasaya ulaşma çabası yerine "bak ve gördüğünle yetin" gibi bir çıkarımla bile yetinmek zorunda da kalabilirsiniz. Binlerce olasılık içinde birine savrulmuşsunuz ve size bu denk gelmiş.

27 Kasım 2016 Pazar

Immanuel Wallerstein “Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık”

Wallerstein birikmiş zenginlik anlamına gelen sermayenin ana ögesi olduğu kapitalizmi tarihsel bir toplumsal sistem olarak belirtip, bu sistemin ayırt edici özelliği olarak sermayenin kendisini büyütmesi amacıyla bu sisteme dahil olmasının onun özel bir yönü olduğunu vurguluyor. Zita daha önceki toplumsal sistemlerde sermaye karşımıza yeterince metalaştırılmamış bir biçimde çıkmaktadır ve bu noktadaki ayrışma ile kapitalizm, takas yöntemi haricinde birçok farklı yolla kendisini genişleten bir metalaşma süreci izlemiştir. Takiben doğurduğu sonuç ise toplumsal süreçlerin metalaşmasının ötesinde, tüm üretim süreçleri oluşan metalaşma sürecinin parçası haline getirerek kendi içerisinde bir meta zinciri haline getirmesi olmuştur. Yazarın metin boyunca karşı çıktığı bir noktayı da belirmekte fayda var: Wallerstein bazı savunucularının aksine kapitalizmin doğal bir sistem olmadığını, hatta açıkça saçma bir sistem olduğunu, sermayenin sermaye üretmek için var oluşu ile açıklıyor.
Kapitalizmin beraberinde getirdiği ve diğer toplumsal sistemlerden onu farklılaştıran bir nokta olarak Wallerstein, işbölümü ve emeğin değerlendirilmesi arasında kurumsallaşan cinsiyetçi bir ayrımın varlığına dikkat çekiyor. Bu durumun doğal sonucu olarak kamusal – özel alandaki cinsiyetçi ayrımın beslenmesi ve düzenin kendi denetimi ve sürekliliğinin garantileme yolu kapsamında kadının “ev kadını” ve erkeğin “ekmek parası kazanan” olarak konumlandırılması karşımıza çıkıyor. Cinsiyetçi ayrım üzerinden ilerleyen ücretli emek sömürüsünün hem yarattığı hem de muhtaç olduğu bu durum, işgücü piyasasında etkin olan ve olmayan arasındaki ayrımda cinsiyeti keskin bir çizgi haline getiriyor.
Wallerstein’ın kapitalist sistemin uzun süredir varlığını devam ettiren bir toplumsal sistem olmasına rağmen proleterleşmiş işçilerin oranının yüzde elliye bile ulaşamadığını belirtmesi önemli bir nokta. En düşük ücret eşiği olarak belirttiği ve proleter hanenin yine kapitalist sistem içerisinde sömürülmek için sistem tarafından “hayatta tutulmasının”, yeniden üretimin sürekliliği için en temel ihtiyaçlarını karşılayabilir halde ücretlendirilmesi şeklinde özetlenebilir. Yazar bu durumu, gelirini “en düşük ücret” üzerine çıkarmak isteyen işçinin, başka bir ücretli işte yine en düşük işe razı gelerek, kapitalizmin maliyet düşürme ve kar marjını artırma amacı doğrultusunda yine başka bir ücretli emek sömürüsünün kurbanı oluşu ile de bağlantılı olarak ele alıyor. Bağlantılı olarak vurguladığı bir diğer nokta ise kapitalist sistemin kendisine sürekli yeni alanlar açtığı dünya ekonomisinde, kapsamına giren her yeni bölgenin “dünya sisteminin ücret düzeyi hiyerarşisinde en altta yer alan reel ücret düzeylerini” peşinden sürüklemesi, sömürge devletlerinin proleterleşmemiş işgücünü yarı – proleterleşmiş seviyede sömürmesi oluyor. Çünkü yayıldığı alanda maksimum kar elde etmek için en düşük ücret düzeyinde işçinin yaratılması, sermayenin birikimini kolaylaştırmaktadır.
Sistem içi bir çelişki olarak bir yandan emekçinin karşısında her zaman sermayenin artması için sınıf dayanışmasına girmiş sermayedarlar olmasına rağmen, kendi içlerinde de daha fazlası için bir rekabet içinde oluşuna işaret ediyor Wallerstein. İlgili olarak, sermayedar ve devlet mekanizmasının işçilerin hayatlarına, “daha fazlası için” müdahale etmesinin yoğunlaşmasını da ekleyebiliriz.
Sistem karşıtı hareketlerinde de evrenselcilik çelişkisi yaşadığını vurgulayan Wallerstein, evrenselciliği de tarihsel kapitalizmin yarattığı bir ideoloji olarak görüyor. Bu yüzden, sistem karşıtı hareketlerin Aydınlanma’nın ideolojisine büründüğü ve kendisini evrensel olarak tanımladığı an tuzağa düşmüş olduğunu söylüyor. Aynı şekilde ilerleme fikrini de eleştiren yazar, ilerlemenin sosyalizme haklılık kazandırdığı kadar kapitalizme de haklılık kazandırdığını belirtiyor. Ancak Wallerstein bu noktada ilerlemenin kaçınılmaz olmadığını ekleyerek, kapitalizmin ilerlemeyi kesinlikle temsil etmediğini ifade ediyor.
Kapitalist sistemin beraberinde getirdiği eşitsiz biçimde dağılmış olan refaha değinen yazar, uçurumun gittikçe arttığı bu eşitsizlik içerisinde payı daha yüksek almış olanın ise tarihin daha önceki dönemlerinde elde etme şansı bulamayacağı bir paya sahip olduğunu belirtiyor. Bunu bir kapitalizm övgüsü olarak görmemek lazım çünkü Wallerstein, bireyin ve toplumun korunmasına yönelik girişimleri de kapsayan bu sistemin öte yandan yarattığı çevresel değişiklikler ile oluşturduğu yıkıma da işaret ediyor. Ozon tabakasına verilen zarar, doğal kaynakların yağmalanması gibi… Daha uzun yaşamak mümkün ancak yaşlı olmanın işgücü piyasasından itilme sorununu doğurması, yaşlıların dezavantajlı gruplar olarak oluşmaya başlaması buna örnek olarak gösterilebilir. Bunun haricinde iç savaşları da kapitalist sistemin bir ürünü olarak gören Wallerstein, iç savaşları işgücünün etnikleştirilmesi ve kapitalizmin yayılmacılığıyla beraber ilerleyen süreç kapsamında değerlendiriyor.
Evrenselcilik ve demokrasi kavramlarını sunar gibi görünen ancak insan hakları ihlallerinin de nereden bakılsa görülebilir olduğu Wallerstein’ın değindiği bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bu kavramları kapitalizm adeta hediye eder gibi sunmaktadır. Dünya sistemleri içerisinde de aralarında uçurum bulunan insan hakları konusunu güçlü devlet – sömürge devlet çerçevesinde de görmek mümkün.
Değişimin tarihsel olarak gelecek olduğunu belirten Wallerstein, kitabın son satırlarında değişimin gerçekleşeceği yönün ihtimallerini gösteriyor.

21 Kasım 2016 Pazartesi

Scarlett Thomas "Bright Young Things"

Scarlett Thomas yeni bir kitap yazmadan eski kitaplarından okumamak gibi bir karar almıştım, böylece sürekli yeni ve okunmamış bi Thomas kitabı stokta bulunabilir halde olacaktı. İyi ki de öyle yapmışım. 

Romanın konusundan kısaca bahsedip geçmeyi düşünüyorum çünkü aslında anlatılacak olan olaydan, hatta kurgudaki gayet sıra dışı sayılabilecek olaylardan daha başka bir şey olmalı bu yazıda. Pek beceremeyebilirim tabi.

Bright Young Things, Scarlatt Thomas'ın ilk baskısı 2001 yılında yapılan bir romanı. Hikaye, öncelikle kitaptaki her bir karakterin kısaca anlatıldığı ayrı bölümler ile başlıyor. Bu kısaca anlatılma hali ise aslında karakterlerin kim olduğunu net biçimde ortaya koyacak birçok detayı içeriyor. Üç kadın ve üç erkek karakterin yolları ise, Bright Young Things "aranıyor" ilanına başvurdukları an kesişiyor. Gizemli bir ilanın peşinden iş görüşmesine giden karakterler, en son bekleme salonunda beklerken, bir sonraki anda kendilerini ıssız bir adada buluyor. Nasıl getirildikleri, kim tarafından ve ne amaçla getirildikleri soruları kafalarını kurcalar, hatta bu sorular onları delirtirken, bir yandan da kendilerini ve birbirlerini tanımaya başlayıp, adanın ıssızlığında sunulan kaçış içinde kendilerine güvenli bir alan yaratmaya çalışıyorlar.

Bu noktada, yazarın postmodern toplumların analizini öyle güzel örneklerle sunuyor ki, karaktelerin kendi aralarındaki bir konuşmada ya da bir oyunun gidişatında kültür emperyalizminden tutun da X kuşağının itiraflarına, tüketim toplumunun doyumsuz ve mutsuz bireylerine kadar birçok örneği görmek mümkün oluyor. 20'li yaşlarının başında olan karakterler üzerinden bir yanda dehayı gösterirken bir yanda içlerinde yaşadıkları toplumun kendileriyle birleşen ya da çelişen yönlerine karşı geliştirdikleri tavırları (hatta küresel dünyada bunu dünyaya karşı geliştirdikleri tavırlara dönüşüyor bunlar) yansıtıyor. 

Scarlett Thomas'ın romanlarında genelde hissettiğim mekanın değişmesi ya da zihnin karakterin ya da karakterlerin "başka bir yere gitmesi" ile başlayan değişim/dönüşüm/aydınlanma/keşfediş anları bu romanda yine karşıma çıktı. Mekanın olağan ve olağan-dışının, aslında kendi kurgusunun başladığı yere doğru çekmesi de Thomas'ın sürekli kullandığı bir yöntem sanırım. Ki ben çok beğeniyorum. Mekanı böyle kullanıyor olması, zaten elindeki olayın ilginçliği ve derlediği malzemelerin çeşitliliği ile kurguyu daha ilgi çekici bir hale sokuyor bence. Bright Young Things'te de önce ve sonra ayırımını adadan önce ve sonra olarak ele almak mümkün oluyor bu durumda.

Romanda yazar yine kendisine has ve aslında kendisinin "ne kadar sevdiği" şeyleri kendi kurgusu içinde sunuyor. Bunların başında da, bence Scarlett Thomas'ın alter egolarından meydana gelmiş olan kadın ve erkek karakterler. Her birine yüklediği özellikler, daha önce yazarın başka romanlarını okumuş olanlar için bir yandan beklenilir bir şey gibi görünse de, öte yandan bu hiçbir zaman yazarın düştüğü bir girdap ya da kolaya kaçış için bir yol olarak görünmüyor. Karakterlerin konuşmalarından, ilgi alanlarından, yazarın onları betimlemesinden vs. ortaya çıkan şey Scarlett Thomas'ın aslında sürekli olarak bir parça kendisinden bahsetmesi ve o karakterlerin hammaddesinin kendisi olduğunu göstermesi oluyor. Burada yazarın kendisinden başka bir kaynaktan karakter oluşturmadığını sonucu da çıkmamalı zira kendisine dahil olmayan bir özelliği, bir ilgi alanını da alıp karakterin tanımlayıcı, öne çıkarıcı noktası olarak da gösterebiliyor. Yani geniş bir gözün gördükleri, ilgileri, amaçları, duyguları gibi detayları yazar kendisinde eriterek yeniden karakterlerini yaratıyor, gibi diyebilirim.

2016'da okuduğum son Scarlett Thomas kitabı olacak bu. Kalan iki kitabını acil durumlarda okumak üzere 2017'ye saklıyorum. 

16 Kasım 2016 Çarşamba

2017 Listeleri I: Okunmayı Bekleyen Romanlar


Bu sefer blog'a yeni yazı ekleyememiş olmanın vicdan azabından bağımsız olarak kitap incelemesi hariç bir şey yazıyorum. Yıl sonu yaklaşırken içinde kitap olan ne kadar liste varsa denk geldikçe okuduğum için eksik kalmak istemedim. Yıl sonunda "yılın ennnn"leri listeleri kadar sonraki yılın beklenenlerinin listeleri vs de oluyor malum; ben de kendi planıma göre 2016'da okuyamayıp 2017'de bi zahmet okuyayım dediğim kitapların listesini yapayım dedim. 

Ama çok karman çorman bir liste olacağı için türe göre ayırmak mantıklı geldi. Genelde bana mantıklı gelen çoğu şeyin mantıklı olup olmadığı konusunda benden hariç olanlarla bir fikir birliğine varmam zor olsa burası benim kişisel blog'um savunmasıyla listeyi yazayım - artık yeter lafı uzatmayım yazarken ben sıkıldım.
  1. Ian Banks "Espedair Street": Söylemekten utanıyorum ama bu kitaba yazın başladım ve kitaba devam etmeyi unuttum, çünkü araya çok kitap girdi. 
  2. Mal Sjowall & Per Wahlöö "Roseanna": Cidden burası utanç kaydı gibi olacak şu an ama bu kitaba da başladım; "neden ders çalışmıyorum" diye vicdan azabı çektiğim bir ana denk geldi ve birkaç bölüm okumuş olmama rağmen kitabı bıraktım. Ya ne kadar itici bir insan ifadesi bunlar. Neyse. Roseanna'ya da tekrar başlayacam. Başlayacağım yazamadım bi an soğuk geldi özür dilerim.
  3. Emma Cline "The Girls": Çok özür dilerim daha önce Twitter'da da yazdım bu kitabın da sürekli aynı bölümünü okuyup okuyup geri bıraktım, bunu da... Evet... Okuyacam... Evet tekrar... Evet kendimden iyice utandım...
  4. Scarlett Thomas "The Seed Collectors": Nihayet utanç faslı kapandı ve umut dolu kısma geçildi. En sevdiğim yazarlardan biri olan Scarlett Thomas'ın bu kitabını da ilk çıktığında edindim ama stok yapar gibi kitaplarını sakladığımdan henüz okumadım. Şu an Bright Young Things'i okuyorum, stok konusunun ne kadar vahim olduğunu anlatmak için yazdım. Düşünün işte....
  5. Josh Malerman "Bird Box": Bird Box'ın adını o kadar duydum ki sırf meraktan listeye aldım.
  6. Karl Ove Knausgaard "My Struggle": Üçünü de peş peşe okumak için saklıyorum ancak zamanlama nasıl olur bilmiyorum. 
  7. Neil Gaiman "The Truth Is A Cave In The Black Mountains": Merak ediyorum bi de Gaiman'ı seviyorum bu kadar.
  8. Stephen Chbosky "The Perks of Being a Wallflower": Biraz geç olsa da 2017'de okurum diye umuyorum.
  9. Susan Hill "The Woman In Black": Bir süredir okunmayı beklediği için...
  10. Mary Downing Hahn "The Ghost of Crutchfield Hall": Yazın aynı yazarın bir başka kitabını okuyup beğenmiştim, o yüzden bu da listede.
  11. Mervyn Peake "Gormenghast" Serisi: Cidden her alayım dediğimde alamadım neden böyle oldu, çok merak ettiğim halde nedense hala okumadığım bi seri. Kendimi yadırgıyorum.
  12. China Mieville "Looking For Jake": Stoktan tüketim. 
Image: https://66.media.tumblr.com/7222f5838c181fafd223192f16d3952b/tumblr_nx32s2b36i1rzzn4po1_500.png 

10 Kasım 2016 Perşembe

Arrighi, Hopkins, Wallerstein "Sistem Karşıtı Hareketler"

Sistem karşıtı hareketlerin yapısını göstermek adına, sınıf ve statü kavramlarını dünya sistemleri kapsamında yeniden ele alarak girişi yapan yazarlar, ikilik saplantısının ve ulus - devlet üzerinden ilerleyen tartışmaların değerlendirmesine de böylece başlamış oluyor.

Ulus - devletler üzerinden somutlaşan iktidarın dünya ekonomisi için kapitalist bir tutum izlemesi ve ulusal mücadele için de bir savunma aracı olarak eşzamanlı biçimde kullanılabileceğini vurgulayan yazarlar, sistem karşıtı hareketler olarak gelişen milliyetçi - antiemperyalist ve proleter anti - kapitalist niteliklerden biriyle kendilerini görünür kılmaya çalışan hareketlerin gittikçe "ulusal kurtuluş hareketleri"ne dönüşmeye başladıklarının altını çiziyor. Bu noktada Marx'tan bir anlamda ayrışma da mevcut demek mümkün hale geliyor; Marx'ın işçi sınıfına yüklediği görev içerisinde birleştirici nokta işçi olmaları iken burada karşımıza çıkan, işçi oluşun niteliğinden fazlası oluyor. Üstelik  sınıfın yapısı da ikiliğin sınırlarından artık daha uzak ve yapıları arasındaki fark daha belirgin. Yazarlar, bahsi geçen farklı niteliklerin herhangi birinde gerçekleştiğinden bağımsız olarak da bu hareketlerin, her ne kadar sermayenin merkezden uzaklaştırılmasına yönelik ulusal girişimler yapılıyor olsa da, devletler arasındaki sistemlerdeki işleyiş yüzünden önlerinde aşılması güç bir setin de çekili olduğunu belirtiyorlar.  

Sistem karşıtı hareketlerin on dokuzuncu yüzyıl boyunca "toplumsal hareket" ve "ulusal hareket" olarak görüldüğünü belirten yazarlar, toplumsal hareketi toplum içerisinde işçi sınıfı üzerinde olan baskıyı ve sömürüyü tanımlarken, ulusal hareketi ise etnik gruplar arasındaki baskı olarak tanımlıyor. Her iki hareketin de modern dünyanın temel politik yapısı olarak devleti görüyor oluşu önemli bir nokta; yazarların da devamında işaret ettiği üzere devlet iktidarı ile bu hareketler arasındaki ilişki, öncelikle devleti tanımalarından geçen bir ilişki. Bu yüzden, Marx'ın dünyadaki tüm işçilerden beklediği hareket kapsamında dahi gerçekleşecek olan tüm hareketler, yapıları bakımından ulusal bir nitelikte olmak zorundadır. 

Yazarların ulusal kurtuluş mücadelesine olan vurguları da bu bağlamda yeniden metinde karşımıza çıkıyor; ulusal kurtuluşu "modern dünya sistemleri arasındaki eşitsiz ilişkilerden ulusal kurtuluş" olarak belirterek, merkezin çevreye olan gaspının altında kalmamak adına, emperyalizmin tüm kollarıyla çevreye saldırmasından kurtulmak adına, ekonominin bağımsızlığını yitirmemek adına, politikanın hiçbir yerler zinciri kalmaması adına ulusal kurtuluşun önemini hala inatla anlamayanlara anlatmaya çalışıyor.  Konuyla ilgili olarak, Ekim Devrimi'nde "desteğin çoğunlukla burjuvaziye karşı mücadele veren proleterlerden gelmesine karşın, Bolşeviklere verilen desteğin öğesinin ulusal kurtuluş dürtüsü biçimini almış olması"nı örnek gösteriyorlar.

Kapitalist gelişmenin yarattığı eşitsizliğin zenginliği besleme ve daha dar bir alanda yoğunlaştırma eğiliminin olduğu durumlarda, halkçı hareketleri ortadan kaldırmaya olan eğiliminin de varlığı da bununla ilgili. Sermayenin merkezileşmesi ve çevredeki devletlerin her yönden sömürü ve yıkımına sebep olması gibi.

Kapitalist bir dünya ekonomisi olduğu sürece sınıf mücadelesinin her zaman var olacağı, metinde saf bir gerçek olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mücadelenin alanı olarak da sınırı, devletler arası ya da devlet içerisinde fark etmeksizin çiziyorlar. Ancak sınıfı mücadelesi için genişlemiş ve tanınabilir bir protesto modeli, protestonun amacı ve mücadelenin araçlarıyla farklı ilişkileri olan gruplar arasında bir karşı konumlanışı zorunlu unsurlar olarak görüyorlar.
Bu zorunlu unsurlardan birini ayırmak ne derece sağlıklı olacak bilmiyorum ancak güncel konularımıza bakarsak amacının net tanımlanmadığı ve mücadele safının ne olduğu, neyle ne amaçla mücadele ettiği bilinmeyen hobi hareketlerinin neden sistem karşıtı bir nitelik taşımadığını görmek Sistem Karşıtı Hareketler'i okurken sıkça akla geliyor. Hareketin tanımsız alanı ve sabit duramayan söylemleriyle bir hareket içinde olduğunu iddia eden herhangi bir grup için, ortaya çıkan manzaranın sadece ulus - devlet karşıtı zararlı faaliyetlerden oluşması ve çarpıtılan teorinin ikili yapısının ardına sığındığı halde, ikili yapının (burjuva - proleter) uzağındaki yeni oluşan farklı sınıflar üzerinden (etnik kimlik üzerinden giden sınıf tanımı, örneğin) hareketine taban bulmaya çalışması oldukça rezil bir tablo çiziyor.  


Son olarak, 1968 sonrasına değinen yazarlar, bu dönem sonrasında küresel dünyada merkez devletler arasındaki çekişmenin ötesinde her iki güç odağı için de denetleme eksikliği olduğunu belirtiyor. ABD'nin hegemonyasının aşınmaya başlamasını da bu kapsamda değerlendiriyorlar. Aynı şekilde merkez - çevre üzerinden ve ulusal nitelikte sermayenin hala merkezileşme eğilimi taşıyor olmasının ise karşımıza hala devam eden ve devam etmekte olacak olan emek - sermaye çelişkisini çıkaracağını belirtiyorlar. Öte yandan değindikleri bir diğer nokta da süregelen eşitsizlik biçimlerine ek olarak cinsiyet, etnik kimlik, kuşak gibi farklı gruplaşmalar üzerinden de farklı taleplerin daha güçlü ifade alanı bulabileceği. 

4 Kasım 2016 Cuma

Kadın Karakterler



Okuduğum romanlardan şöyle aklıma gelen, sevdiğim kadın karakterlerden bahsedeyim dedim. Bahsetmek dediğim isimlerini listelemek. Böyle bi tembellik böyle bi yazı, ne yapabilirim... Bi şey yapamam çünkü ders çalışmam lazım ama bunu da yapmak istiyorum.
  • Bellis Coldwine (China Mieville "The Scar"): Kendime benzettiğim bir birey.
  • Ariel Manto (Scarlett Thomas "The End Of Mr. Why"): Sırf kendime yakın hissettiğim karakterleri listelemiş gibi olacak ama cidden I am not real'mış Ariel Manto.
  • Esther Greenwood (Sylvia Plath "Sırça Fanus"): Bir dönem nedense kendisi gibi düşüncelere kapıldığım için ekledim.
  • Anja (Vera Brogsol "Anja's Ghost"): Hehe ya bu kız çok tatlı bi karakterdi.
  • Amy (Justin Cronin "On İki"): Azim, irade, cesaret...
  • Rebekka (Ingvar Ambjörnsen "Tavandaki Kukla"): İntikam konusunda ortak noktalarımız mevcut gibi gelmişti okurken.
  • Lisbeth Salander (Stieg Larsson "Ejderha Dövmeli Kız"): Benim zayıf halim. Aramızdaki tek fark bu.
  • Jules (Hugh Howey "Silo"): Örnek alınacak kadın birey.
  • Salka Valka (Halldor Laxness "Salka Valka"): Her şeye rağmen yoluna devam edebilen karakterler kontenjanından gönlümde yeri ayrıdır.
  • Hannah (Hillary Jordan "Uyandığında"): Tam girl-power örneği.
  • Mrs. Ramsay (Virginia Woolf "Deniz Feneri"): Efkarından etkilenmemek mümkün değil.
  • Jackie (Agatha Christie "Nil'de Ölüm"): Tutarlılık abidesi bir karakterdi.
  • Door (Neil Gaiman "Neverwhere"): Arada ağlatıyordu ya.

Görsel: http://s9.favim.com/orig/140206/blackandwhite-book-cafe-girl-Favim.com-1342327.jpg








2 Kasım 2016 Çarşamba

Elizabeth Farelly "Mutluluğun Sakıncaları"

Marx'ın "meta üretimi" olarak tanımladığı modern tüketim, yaptığı tanımlamadan uzaklaşmaya başlamıştır. İçinde yaşadığı dönemin koşulları düşünülürse Marx'ın tüketim malları üretimi üzerinden değerlendirdiği kapitalist üretim modeli de başka bir yöne ilerlemiştir. Artık kültür endüstrisinin kitleleri modernizmin üretim odaklı anlayışından post modernizmin tüketim dayatması üzerinden ilerleyen bir sürece soktuğu dünyada, kimlik bunalımından iş hayatında başarıya, çocuk yetiştirmeden eğitime kadar her alanda bireyin içine itildiği bencilliğine ve tatminsizliğine bir kılıf bulması hayli kolay hale gelmiştir. İşe yaramaz soyut çözümler(!) ile bu kılıfı yaratmaya ve sözde anlam karmaşası içinde kendisini kaybetmiş bireye sığınacak bir liman olan bu anlayış sonunda geniş bir mutsuzluğu yaratmaktan bir işe yaramamıştır. İnsanın üretimle arasındaki bağı, yaratıcı emekle üretebileceği her şeyi ondan aldıktan sonra kalan posayı oyalamak, tüketim kültürünün, kültür emperyalizminin de bir oyun alanı haline gelmiştir.

Saf gereksinimlerin ötesine geçmiş, sembol ve göstergeler üzerinden kendisini yaratan tüketim arzusu, ekonomik boyutunu bir tarafa fırlatarak kültürel bir düzeleme geçmiştir. Böylece hem tüketimi artırmaya yönelik girişimler hem de tüketim arzusunun coşması hızlanmıştır. Kalıplaşmış halde de olsa, kültürel muhafazakarlık da bunun karşısında direncini kaybetmeye başlamıştır. Zira karşı tarafın gücü, yerelin tıpkı bireyde olduğu gibi kendisini muhafazasına imkan vermeyecek kadar fazladır.

Farelly'nin ağırlıklı olarak içinde yaşadığı Avustralya toplumu üzerinden örneklemelerle konuyu işlediği Mutluluğun Sakıncaları adlı kitabı da buna odaklanıyor. Tüketimin ve gösterişin, konforun ve tatmin arayışının içinde adeta oradan oraya savrulan insanların, mutsuzluklarının ve tatminsizliklerinin arasındaki ilişkiyi sunuyor.

Tüketimi bir felaket olarak değerlendirdiğimizde Farrelly'nin kitabı da bu felaketin farklı boyutlarını gösteriyor diyebiliriz. Her şeyi hemen isteme batağındaki insanların, ihtiyacın giderilmesi ardından tatmin ve mutluluk yaşaması gereken bir kurgu dayatması içerisinde hiçbir tatmin ardından neredeyse mutlu olmadıklarını ve sırada her zaman istenecek "daha fazlası"nın olduğunu vurgulaması da bu yüzden. Sabırsız,  daha fazlasının arzusuyla sıkıntı içerisinde olan ve hiçbir zaman kurtulamayacağı bu tatminsizlik içerisinde yaşayan insan. Toplum bireylerden oluştuğuna göre modern dünyada toplumları sarmalamış mutsuzluğun sebebini uzakta aramaya gerek yok. Tıpkı bir kıyafet ya da bir insan gibi ideolojileri de tüketmeye olan meyil, kararsızlık ve tatminsizlikle oradan oraya koşarken kabullerini siyaset ya da ikili ilişkileri içerisinde olsun, nerede olursa olan kaybetmeye hazır insanlar. Kitlelerin tatminsizlik batağında sadece nesneler üzerinden çırpınmalarının ötesine baktığımızda, desteklediği partinin "tam o anda o istediği tepkiyi vermediğini" gören insanın battığı mutsuzluk ve tatminsizlik de buna bir örnek olarak verilebilir diye düşünmek de pek alakasız sayılmaz. Oy verme davranışının ya da iradenin dengesizliğinde tüketim toplumunun yarattığı ya da kurban ettiği bireylerin yansımalarını görmek, tıpkı alıp asla giymediği bir pantolonu gözünün önünden hışımla iten bir bireyin davranışı gibi geliyor.

Farrelly'nin değindiği konulardan biri de gerçeğin idealize hali yerine konulmuş olan ve aslında modernizme bir tepki olarak da sunulan çirkinlik anlayışı. Bir sanat eserinin gerçeği birebir yansıtmasının başarı olarak değerlendirildiği günlerin de geri kaldığına işaret eden yazar, çirkinliğin ve itici olanın gerçeğin göstergesi olarak ortaya atıldığı durumu anlatıyor ancak bunun yarattığı tatminin ne olduğu sorusunun cevabını yine toplumda aramak mümkün.

Şehirlerin, nüfusun değişen dağılımı ve yoğunluğu arasında da bireyin mutsuzluğuyla bir ilişki kuran Farrelly, banliyönün konfor ve gösteriş için cazip hale getirilmesine karşın insanlarda yarattığı mutsuzluk ve soyutlanmış hale dikkat çekiyor. Bir yandan şehirlerde dengeli bir kaosun yarattığı enerji ile yaratıcılığı güçlendirdiği vurgusunu da yaptığı için, merkezin uzağında büyük vaatlerle oluşturulan bu yeni çevrenin reklamlardaki ideal mutlu aile tablosu ve güler yüzlü mutlu insanlardan aslında ne kadar uzak olduğuna değiniyor. İnsanlar arasındaki etkileşim ve ortaklaşa mekan kullanımın uzağında, doğayla sözde yakınmış gibi duran fakat insan doğasıyla insanın arasına bir duvar çeken bu yerleşim şeklini eleştiriyor. İnsanın kendi rızasıyla bir hapishane duvarının ardına kendisini hapsetmesi benzetmesini banliyö için yapması bu yüzden. İnsan olması gerektiği her yerden uzaklaşarak bir türlü varamayacağı bir yolda nefes almadan koşarken, tüketimin ve kendisine dayatılan tüm arzu nesnelerinin peşinde, kendisi olmaktan çıkan bir hale geliyor.

Mutluluğun Sakıncaları, mutluluğun ne olduğunu önce tanımlayan sonra da bunu insanların gözüne sokarak bizzat yarattığı mutsuzluğun çaresini sunmaya çalışan çelişkiyi anlatıyor. 

31 Ekim 2016 Pazartesi

Jo Nesbo "Yarasa"

Bu sefer kendimi tutup İskandinav polisiyesi övüp geri kalanları kötülemeden bir giriş yapmaya çalışayım.

Tamam başardım.

Jo Nesbo'nun Harry Hole serisinin ilk romanı olan Yarasa, ülkesi dışında da sırasız biçimde çevrildiği için bizim memlekette de son çevrilen romanı oldu. Bu konunun ne kadar sinir bozucu olduğu ve serideki mevcut bir gizemin de sırasız çeviri yüzünden nasıl mahvedildiği ile ilgili de daha önce yazmıştım, onu da tekrarlamayım.

Norveçli genç bir kızın Avustralya'da ölü bulunması sebebiyle Harry'nin dünyanın diğer ucuna gitmesi ile başlıyor roman. Harry Hole serisinde hemen her zaman lafı geçen, kendisinin kurgulandığı dünya içerisinde kendisine popülerlik kazandıran o palyaço katili konusu da buradan geliyor kısaca. Olayın ne olduğunu öğrenmek iyiydi hoştu. Haricinde birbiriyle bağlantılı bir grup ve olaylar zinciri içerisinde geçiyor hikaye. Fazla bağlantı var. Bu yüzden her bir bağlantı açığa çıktıkça gerekli hangisi gereksiz hangisi diye ayırabildiğinde okura çözümü de biraz daha kolay sunuyor diye düşündüm. Nesbo'da kurgu genelde bundan daha karışıktır. Hareket daha fazladır. Bana aşk meşk derken kurguda da bir durağanlık olmuş gibi geldi. 

Polisiye olduğu için bana kitaptan bahsedecek pek bir şey kalmıyor yine. Arka kapaktaki yazının üzerine ne ekleyebilirim? Misal Avustralya'daki ayrımcılığın, toprakları işgal edilen bir halkın karşısında "beyaz adamın" nasıl güçlendiğini ve bunun aslında hiçbir zaman silinmeyecek bir ortak hafızanın parçası olduğu hikayede sık sık karşılaşılan bir detay. Norveçli bir polis olarak Harry'nin Avustralya'daki ortağının Aborijin olması buna bir sebep haliyle. 

Okuduklarım içerisinde en az beğendiğim Harry Hole romanı oldu. Bunun sebebi muhtemelen romanın geçtiği coğrafyanın değişmesi ve Harry'yle bağ kurmak için pek de bir malzeme olmaması. Ortalama bir karakter gibi yansımış romanda bence. Yani kitabı övüyor muyum sövüyor muyum şu an derseniz aslında ikisini de yapmıyorum. Sadece serideki diğer kitaplara göre Yarasa'yı değerlendiriyorum kendimce. Kıyası böyle yapmak daha mantıklı geldi. 

Harry Hole bu romanda bence Nesbo tarafından çok sığ yansıtılmış. Şu an kötüler gibi oldum ama kötülemiyorum. Wallander bir, Hole ikidir gözümde. Yarasa'da karşıma derinliği olmayan ve okurla bağlantı kursun diye sadece geçmişindeki pişmanlıklar ve birkaç kalp kırıklığı eklenmiş bir polis görünce.... Haliyle bu yazı sadece homurdanma yazısı oldu.

24 Ekim 2016 Pazartesi

Lemony Snicket "A Series of Unfortunate Events: The Bad Beginning"

Öncelikle Count Olaf'tan nefret ediyorum, bunu bi belirteyim kısaca da yazacak olsam yazı boyunca bunu vurgulayacağım anı düşünmekten yazamam şimdi. Söylemiş olayım ve bu yük üzerimden kalksın. İğrenç zorba Count Olaf nefret ediyorum senden.

28 yaşında olduğum halde 8 yaşında gibi girişini yaptığım yazı, talihsiz serüvenlerin ilk kitabını ne kadar beğendiğim ve Baudelaire kardeşleri 8 ya da 28 yaşında oluşumdan bağımsız biçimde ne kadar sevdiğimi de içerecek.

Kitabın başında yazar uyarıyor; uyarısı da kitabın sonunda ne kadar tutarlı olduğunun bir göstergesi. Kitapta talihsizliklerin ardından asla güneş doğmuyor. Bunu zaten başta yazarın kendisi de belirtmiş olduğu için spoiler korkusu olmadan ben de ifade edebilirim. The Bad Beginning tam bir bahtsızlık abidesi ve üç kardeş için hayatlarına sızan en ufak bir umut ya da ışık anında sönüyor.

Anne ve babalarını bir yangında kaybettikten sonra uzak akrabaları olan Olaf adı verilen vicdansız insan birey ile yaşamaya başlayan üç kardeşin, alışık oldukları konfor ve insani yaşam koşullarının yerine nasıl zorbalığa maruz kaldıklarının hikayesi The Bad Beginning. Çocukken masal dinleme ya da okuma şansı olanlar için o kadar çok tanıdık sahne - klişe olay var ki, işin garibi bunların hiçbirini yadırgamadan okudum. Kitabın hedef kitlesine dahil olup olmadığımı bilmiyorum ama bu klişeleri yeniden görmek benim hoşuma gitti.

Yazar hikayenin sonunda gerçeklerden kaçmak isteyenler için (yani bir kurgudaki gerçeklik sorgusunu burada yapmanın lüzumu yok, biz gerçekmiş gibi kabul edelim) hikayenin sonunda alternatif bir son olduğunu söylüyor; evet bir son var. Birkaç sayfa erken okumayı bırakırsanız cidden "mutlu son" mevcut ancak dediğim gibi, kötü bir başlangıcın iyi bir sona varmayacağı gerçeği okunmayan birkaç sayfa ile değişmiyor.

Sinir harbi yaşamamak için arada çocuk kitapları okuyayım demiştim, iyi oldu serideki diğer kitapları da okurum sırf kötü karakterlerden nefret etmek, içimden küfretmek ve kitap okumayı seven (birisinin okuma yazması henüz yok) üç kardeşin hikayesinin sonu nereye varacak diye merakımı gidermek için okurum.

Sinema ve Tv uyarlaması da yapılmış olan, 13 kitaptan oluşan serideki diğer kitaplar da bunlarmış:
  1. The Bad Beginning
  2. The Reptile Room
  3. The Wide Window
  4. The Miserable Mill
  5. The Austere Academy
  6. The Ersatz Elevator
  7. The Vile Village
  8. The Hostile Hospital
  9. The Carnivorous Carnival
  10. The Slippery Slope
  11. The Grim Grotto
  12. The Penultimate Peril
  13. The End
Bir başka çocuk kitabından önce bir başka kurgu dışı kitapta görüşmek üzere.

22 Ekim 2016 Cumartesi

Bronislaw Malinowski "Bilimsel Bir Kültür Teorisi"

1884 - 1942 yılları arasında yaşamış olan antropolog Bronislaw Malinowski, Bilimsel Bir Kültür Teorisi adlı çalışmasında kültürün ne olduğunu ve etnografik saha çalışmalarında kültürü incelemenin yöntemlerini anlatıyor. Bu kadar basit bir tanım yaptığım için bundan sonrasını sinir krizi geçirerek yazmam umarım.

Antropolojisik çalışmaların bilimsel yönünün kültür teorisi olduğunu ifade eden Malinowski, gözlem yöntemi ile elde edilen verilerin analizi sonucu ortaya konan kültür teorisine sahadan bağımsız bir şekilde ulaşılamayacağını vurguluyor. Teoriden yoksun bir tanımlamayı reddeden Malinowski sıklıkla vurguladığı üzere bilimsel olan bilgiden bahsediyor. Bunu elbette sadece antropoloji için öne sürmüyor, doğal olarak tarih, arkeoloji, sosyoloji gibi alanlar için de aynı şeyi ifade ediyor. 

Kültürü üretim sürecinden, üretim araçlarından, üretimin planlamasından vs. kopuk düşünmeyen hatta kültürü buraya bağlayan Malinowski, tüketim malları ve araçlarına sahip insanların sahip oldukları tüm beceri, inanç, gelenek kapsamında kültürü insan hayatının devamlılığı için gereken tüm pratiklerde görüyor. Yaşamın sürekliliği için oluşan/oluşturulan tüm süreç ve pratikleri kültürün oluşumu için temel kabul ediyor. Burada insanın temel ya da bedensel ihtiyaçlarını nasıl giderdiği konusu da karşımıza çıkıyor. Başta belirttiğim üzere bu ihtiyaçlar dahilinde nesneleri kullanma becerisi olduğu kadar iletişim de kültürün temelinde yer alıyor.

Her toplumun kendisine ait geleneksel, ahlaki ve hukuki yaptırımlara sahip olduğunu belirten yazar, kültürün maddi temellerinin sürekli işler halde tutulmasının kültürün devamlılığı için şart olduğunu söylüyor. Bahsi geçen sürekliliğin sağlanabilmesi adına da ekonomik örgütlenmenin en ilkel kültürde bile bir zorunluluk olduğu sonucuna varıyor. 

Elbette kültürün dahilinde vurguladığı diğer noktalar içerisinde sanatsal eylemleri ve "boş vakitleri değerlendirmeyi" de sunuyor Malinowski. Bu tip eylemlere toplumların yani kültürlerin inanç sistemlerinin, üretim sistemlerinin ya da ortak tutumlarının yansıyacağını ifade ediyor. 

Malinowski, kültürü analiz etmek için işlevsel ve kurumsal olmak üzere iki tür analize değiniyor. Her kültürün kendisine has ihtiyaçlarının gerektirdiği araçsal ve bütünsel ihtiyaçlarının giderilmesi için kendi kendisine yetebilmesi zorunluluğunu da kültürün neden bu iki yöntemle analiz edilmesi gerektiğinin sebebi olarak gösteriyor. 

Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'ne, Durkheim'a, Marx'a sıklıkla atıfta bulunan metinde Malinowski, ortak çalışmanın gerekliliğinden ve bunun organizasyonundan, toplumun birbiriyle kopuk biçimde değil uyum içindeki bireylerden oluşması ihtiyacından ve üretim sürecinin toplum üzerinde, kültürü nasıl biçimlendiren ve sürekliliğini oluşturan bir yönü olduğundan bahsediyor. Kültürün asıl belirleyicisi olarak ekonomik bir örgütlenme sistemine değinen yazar, bu bağlamda sözleşme kavramına, siyasi güce ve hukuk sistemine vurgu yapıyor. İşlevi ise üretimin haricinde tüketim ve dağıtım sistemleri üzerinden ele alıyor. Tüm bunlar elbette kültürün yapısına bağlı olarak değişkenlik gösteren sistemler olarak karşımıza çıkıyor. Ve bu sebepledir ki her toplumun kültürel yapısının kendisine has oluşunun da altı çizilmiş oluyor. 

Malinowski'ye göre temel ihtiyaçların, kültürel hedeflerin temelinde toplumsal, çevresel ve teknik anlamdaki işbirliğinin sonucu ortaya çıkan davranışların incelenmesiyle açıklanabilmektedir. Burada yine işlevsel analizi vurgulayarak ilerlediğinden, kültür içerisindeki bireylerin de bu ihtiyaçlar - kültür arasındaki ilişkiden etkilendiğini düşünmek yanlış olmaz. Zira bireyden oluşan toplumun kültürü, insanın becerisiyle oluşmaktadır. İnsanın başarısı, işlevsel ve araçsal olarak yarattığı kültür olarak karşımıza çıkmaktadır bu yüzden.

İnsan doğasını, insanın temel ihtiyaçlarını ve kültürlerin ortak noktalarını irdeleyerek devam eden yazar, temel ihtiyaçlara her kültürün verdiği farklı tepkilere de değinerek metne devam ediyor. Objektif olarak kültürü incelemenin ve kendisine has yapısını tanımanın bilimsel bir bakış ile mümkün olacağını sıklıkla vurguluyor ve kendi yöntemine dair detayları da sunuyor. Toplum nedir, kültür nedir, insan doğası ve kültür arasındaki ilişki nedir, kültür nasıl oluşur gibi sorular için cevap arıyorsanız, okuyun derim.

11 Ekim 2016 Salı

Michael Ende "Momo"

Bir ders için kurgu okuyor olmanın dayanılmaz coşkusu içinde okudum bu kitabı. 

Kalabalık bir şehrin kenarında, yoksul insanların kendi dünyalarında başlıyor roman. Bir gün nereden çıkıp geldiği, kim olduğu bilinmeyen bir kız çocuğu olan Momo, bu insanların arasına katılıyor. Yalnızlığının haricinde kitaba adını veren bu karakterin en önemli özelliği ise hakkındaki sır perdesinden ziyade dinlemeyi bilmesi. Ki herhangi birini "hıııı hııı"lamaktan öteye gitmeyen bir dinlemeden bahsetmiyorum. Kişinin kendisini görebileceği bir ayna gibi insanlara sunduğu dinlemeden bahsediyorum. Zaman ayırıp, önem verip kelimeleri duymaktan bahsediyorum. Pek denk gelmediğim bi insani özellik işte.

Momo, bir masal gibi başlıyor. Sonrasında ise yazarın okuru götürdüğü yerde Durkheim'ı, Weber'i, Marx'ı görmek mümkün oluyor. Nasıl derseniz, kısaca yazayım.

Şehrin kenarında, karmaşadan ve kalabalıktan uzak bir insan topluluğunun ötesine bakıldığında yazarın çizdiği manzara gittikçe rasyonelleşen ve bunu da zaman planlaması üzerinden kuran bir toplum. Şehir, Momo'da gittikçe kafesi yansıtmaya başlıyor zira insanların hayatlarını kontrol altına alan güç, kendisi ilk burada var ediyor ve bu şekilde, merkezden çevreye doğru insanları etkisi altına almaya başlıyor. Kontrol, gri takım elbiseli adamların eline geçiyor. Kontrolü ellerinde tutmanın yolu ise zaman. Zamanı kontrol ederek, toplumsal bir değişimi başlatıyorlar. Aile içinden başlayarak her alana yayılan bir zaman kontrolü, şehrin kıyısında son anlarını yaşamakta olan sıcak ve birincil ilişkileri de içine alıp yok edecek bir şekilde gelişiyor romanda. 

İnsanların zamanla yalnızlaşması, tam olarak neden öyle olması gerektiğini idrak edemediği halde insanların yavaş yavaş bencilleşerek zaman tasarrufunun kölesi olması, çizdiği tablo itibariyle başta saydığım isimleri çağrıştıran noktalardan biri. Hayatın akılcı planlamasıyla hayatın akılcılığın kafesine girmesi arasındaki çizginin çoktan aşılmış halini gösteriyor yazar. Bencilliğin pençesinde, tüketimin egemenliğinde, fast food kültürünün hakim olduğu bir yere gidiyor hikaye. İnsanların nereye ve ne amaçla yetişmeye çalıştıklarına dair pek bir fikirleri olmasa bile sürekli acele ettikleri, tek bir şeye bile zamanları olmadığı, değil dinlemek, konuşmaya ya da fark etmeye zamanları olmadığı (çünkü olmaması gerek) bir kabusu resmediyor. Ki bu kabus da zaten çalışma hayatında olan çoğu insanın aşina olduğu bir resimdir. Kendi adıma, çalıştığım dönemde kendi yaşadığım ve etrafta gördüğüm birkaç şeye kitapta denk geldim.

İnsanlar arasındaki "biz"in tutucu vasfını kaybetmeye başlayarak yerini "ben"e bıraktığı toplum ve tüm bu kaosu, yabancılaşmış hali değiştirmek için çabalayan, olan biten içinde hala kendisi olarak kalabilmiş küçük bi çocuğun hikayesi. Etrafa masalmış gibi baktığınızı düşünün. İşte o. Biraz üzebilir. 

Tavsiyedir.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Jacques Derrida "Çile"

Jacques Derrida'nın "Çile", "İsim Hariç" ve "Khora"dan oluşan üçlemesinden bir kitap Çile. Çile kelimesi ve Derrida okumak üzerine yapabileceğim ve muhtemelen daha önce yapılmış olanların daha az gülüneni ve daha az anlaşılanı olarak ortaya çıkacak olan espiriler mevcut ancak o espirileri yapmayı düşünmüyorum.

Derrida, çözümlemenin iki tarafı olarak oyuncu ve çözümleyiciyi üzerinden bir analize giderek yapıtın arasında olduğu bu iki tarafın keskin sınırlardan yoksun olduğunu vurgulayarak başlıyor. Şöyle ki, Derrida'ya göre keskin bir sınır olsaydı eğer, bu çözümleme sürecinin gerektirdiği ritüel de ortada olmazdı. Bahsettiği sınır ve tarafları, eleştirel bir okuma üzerinden düşünebiliriz. Hatta ona göre eleştirel olmayan ve eleştirel olan, aynı anda varolabilir de.  Ancak bu noktada ritüel içerisindeki gizin sorumluluğunu çözümleyiciye atfediyor.

Sorumluluğa getirdiği açıklamada ise Derrida "bir başkası için, ötekinin yerine, onun adına ya da bir başkası olarak kendi adına, başka bir öteki ve öteki'nin bir başkası önünde yüklenilmesi gereken bir şey olduğu"nu vurguluyor. 

Giz üzerinden ilerleyen yazar, gizin varlığının zaten üzerindeki perdenin kalkamayacağı bir halde oluşu şeklinde ifade ederek, zaten hiçbir şekilde tezahürü olmadığına değiniyor. Bu yüzden gizin her zaman var olması ve anılmasına rağmen hiçbir zaman bozulmayacak bir yapıda olduğu çıkarımı yapıyor.  

Esere adını veren "çile" ise bu noktada karşımıza çıkıyor. Derrida giz ve çile arasındaki bağlantıyı açıklıyor; gizin varlığı çileye, çilenin varlığı ise gize muhtaçtır. Edebiyatın içindeki kendisine has gizinin içinde her şeyi söyleme hakkının varlığını da bu noktadan hareketle anlatıyor. 

Her şeyi söyleme hakkıyla beraber edebiyat ve demokrasi arasında kurduğu ilişki de bu ilişkiden temel alıyor; demokrasinin varlığı edebiyatın varlığına, edebiyatın varlığı ise demokrasinin varlığına bağlıdır diyor Derrida. Her ikisinin de koşulsuz değerler olarak görülebilmesinin mümkün olduğunu ve bu yüzden de vazgeçilebilir nitelik barındırdıklarını belirten yazar, bu bağımlı ilişkinin her ikisini de ayrılmaz kıldığını ifade ediyor. Hiçbir çözümlemede bunu ayıracak gücün olmadığını belirterek, edebi yapıtın sansüre maruz kalmasının demokrasi üzerinde yaratacağı tehlikeye işaret ediyor.

Yazı pek kısa oldu, daha ekleme yapabilirim aklıma geldikçe. Bir ihtimal. 

19 Eylül 2016 Pazartesi

Ernesto Laclau "Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme"

Toplam yedi farklı makaleden oluşan Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme,  Laclau'nun 90'lı yıllardaki makalelerini içeriyor.

Evrensel ve tikel arasındaki gerilimi, kendine özgü tikellik iddialarının ortaya konulabilmesi için tikelin ötesinde olana, yani evrensel olana muhtaç oluşunu belirten Laclau, özellikle kültürel çoğulculuk ve farklılıkların öne çıktığı ya da çıkarılmak için sürekli dürtüklendiği günümüz dünyasında, kültürel farklılıklara has taleplerin kendi iç çelişkilerine işaret ediyor. Evrensel gerçekten kopuk bir tikel talebin, etki yaratabildiği alan genişledikçe daha evrensel olan gerekçelere ihtiyaç duyacağını ortaya koyması, buna bir gösterge. Laclau'nun ilk bölümde vurguladığı ve bence çok dikkat çekici olan bir nokta var ki, farklı gruplar üzerinden ilerleyen bazı taleplerin işlevsizliğini yansıtan güzel bir cümle; Laclau, miras kalan kültürel otantiklikten çıkış yapan ve bunun üzerinden ilerleyen bir zafer ihtimali olmadığını söylüyor.

Farklı kimlikleri antagonistik sınırlar ile kurmayı, farklılaştıran noktaları yıkan şey olarak gösteren Laclau, sistem içerisindeki farklı kimliklerin oluşumunun aslında sistemin varlığına bağlı olduğunu da işaret ediyor. Farklılıkların sınırları olmadığında, fark üzerinden ilerleyen ve bu noktada bahsettiği tikel taleplerin de aslında olamayacağı, çünkü sınır yoksa tanımlanacak kimliğin farklılaştırıcı noktalarının da olamayacağını söylüyor. Tikelin evrenseli dışlama noktasında içine düştüğü çelişki. Farklılıkların var olmasının sisteme, tikelin var olmasının evrensele muhtaç olması çelişkisi.

Buradakine benzer bir çelişkiye ilerleyen bölümlerde de değiniyor yazar. Örneğin özgürleşimin baskıya olan ihtiyacı. Bahsettiği, baskının olmadığı yerde özgürleşim olamayacağı ve tam bir özgürleşim için mutlaka bir "öteki"nin olması gerektiği. Bu noktada Laclau, ikiliğin kurucu ya da kurucu olmayan rolünü de sorguluyor. Karşı karşıya gelen iki noktanın bir diğerinin kurucusu olması da, bahsettiği durumun göstergesi. Zira Laclau, ikiliğin nesnel bir zorunluluğa dayandığı koşullarda  bu gerilimin aslında kurucu oluğunu ortaya koyuyor.

Birbirinin varlığına ve birbirini dışlamaya ihtiyaç duyma durumu. Bir yanda mümkün olanı bir yanda da imkansız olanı yaratanın bu olduğunu söylüyor Laclau. 

Günümüzde kimi durumlarda coşkuyla karşılanan yeni toplumsal hareketlerin, çoğulculuğun - farklılıkların ifadesinin bir yansıması olarak görülmesi bir yana, bu hareketlerin yarattığı ve barındırdığı potansiyel işlevsiz kimlik oluşturma çabaları bir yana diye düşünüyorum. YTH'nin ifadesi için uygun bir alan olmadığında ya da bu alanın sınırları, tikelin evrenselden kopuk, idrak kabiliyetinden yoksun kalmış taleplerince sarmalandığında ortaya çıkacak olan manzara her daim iç açıcı gelmiyor bana. En azından bana. 

Ulus devletlerin günümüzdeki durumu, yakın dönem dünya tarihinde farklı kimlik inşaları üzerinden biçimlenen hareketlerin vardığı nokta, farklılıkların ifadesinin ihtiyacının ve sebebinin sorgulanması gerekliliğine işaret ediyor bence. Dediğim gibi, işlevsiz ifadelerin ve kimliklerin, çoğulculuğun zenginliğini bir yana atıp birçok farklı gruba bölündüğünde ortaya çıkan tablonun pek mükemmel olduğu söylenemez. İnsanların birden çok kimliğe bölündüğü, tek bir karşı duruş için en insanı durumlarda dahi fikir birliği sağlanamadığı durumları düşünün. Evrenselle arasındaki ilişkinin idrakını barındırmayan tikel taleplerin, bu yüzden, örneğin antiemperyalist bir tavra en çok ihtiyaç duyan ülkelerde tamamen yıkıcı bir etki yaratacağını, antiemperyalizmde birleşemeyecek birçok kimliğin ve grubun işlevsiz ve kopuk muhalefetinden başka pek de bir işe yaramayacağını düşünüyorum. 

17 Eylül 2016 Cumartesi

Gillian Flynn "Sharp Objects"

Twitter'da (@KarelerSayfalar) birkaç kere hakkında yazdım; bu kitap elimde çok süründü diye. Hatta artık bırakmayı bile düşünüyordum ama bırakamadım çünkü sonunu merak ediyordum. Bu kadar kolay akla gelebilecek ve norma bir sebebi vardı kitabı bitirmemin. Daha yaratıcı ya da ilgi çekici bir sebep yok. Mesela; ".... ama bırakamadım çünkü gezegenimizin kurtuluşunu bu kitabı okuyup bitirmeme bağlayan bir anlaşma yaptım" ya da ".... ama bırakamadım çünkü kafama dayanan silahın tetiğinin çekilmesinden korktum" yazamıyorum. Bildiğiniz, düz merak işte.

İlk kez Gone Girl adlı romanını okumuştum yazarın. Bir buçuk ya da iki yıl önce. Gone Girl hakkındaki yazım da blog'da mevcut, bu yazının altında da olan etiketlerden yazar adına tıklarsanız karşınıza çıkacektır =) 

Gone Girl'ü beğenmiştim ancak kurguda büyük bir hata keşfetmiştim ve hiçbir yere yazmadığım için o hatayı unutmuştum. Hatayı hala hatırlayamadım bu yüzden... tekrar okumam gerek.... çünkü inat oldu. Bildiğiniz, düz inat işte.

Sharp Object ise Gone Girl'ün ardından, bir türlü odaklanıp bitiremediğim, kitaba başladığım ve kitabı bitirdiğim gün arasında dört kitabı bitirdiğim için, yani sündüğü için aynı etkiyi yaratmadı bende maalesef. Ancak bu roman, yani Sharp Objects yazarın yayınlanan ilk romanıymış, 2006 tarihli. Zamanla kurgusundaki tempo yükselmiş de olabilir. 

Sharp Objects, Chicago'da gazetecilik yapmakta olan otuz yaşındaki Camille'in, doğup büyüdüğü Wind Gap'te öldürülen küçük kızlarla ilgili haber yapmak üzere, uzun zamandır gitmediği Wind Gap'e gitmesi ile başlıyor. Bir yandan yerel polisin katili aradığı hikayede Camille de ayrı bir yol izleyerek bir yandan eskiden tanınıp bilindiği bu yerdeki insanlarla konuşarak hem şehrin bir portresini çiziyor, hem yapacağı haber için daha geniş bir çerçeve yaratıyor. Elbette bu, Camille'in de cinayetin üzerindeki perdeyi aralayacak bir şeyler düşünmesini, bazen de işe yarar bir şey bulmasını sağlıyor. 

Şatafatlı hayatlara ev sahipliği yapan Wind Gap'teki katili ararken Camille'in aktardığı manzara, onlu yaşlarının başındaki çocukların dünyası çok sert aktarılıyor. Kurgulanan karakterler içinde, neredeyse en acımasız portreyi bu küçük çocuklar çiziyor. Psikolojik şiddet, zorbalık, şımarıklık, uyuşturucu, entrikalar... Zenginlerin yaşamlarını anlatan diziler gözümün önüne geldi. Tam olarak sıkıntının ne olduğunun çözülemediği ve sürekli entrika çevirmekten herkesin içinin çürüdüğü kurgular geldi. Ama gözümün önünde canlanan evler, sokaklar, suratlar, tavırlar, hatta karakterlerin konuşmalarında neredeyse kulağıma gelen sesleri. Hepsi de, evlerindeki havuzda cilt kanserine meydan okurcasına güneşlenen, üretim sürecinden kopuk tipleri getirdi aklıma. Hafta sonu da golf oynamaya gidip kanunsuz - uygunsuz işlerinin sinsice dedikodusunu yapacak tipler falan. Şu an bu paragraf neden bu kadar uzadı fark ettim, kesiyorum. Zenginlere dair fikirlerim blog'a sızıyor....du az daha.

Bir yandan "katil kim?" sorusu, öte yandan anlatıcı olan Camille'in kendi hikayesi. Camille'in kendi hikayesi de ayrı bir roman olabilirmiş. Çok ipucu vermemek adına yine kendimi kısıtlayarak yazıyorum ancak kaybettiği kardeşinin ardından yaşadığı travmayı asla atlatamayan, anne sevgisinden uzak, kurgu bir "anneliğe" maruz kalarak yaşamış bir çocuk olarak Camille, self - harm'a çok uç bir örnek olarak hikayede yer alıyor. Vücuduna kazıdığı kelimelerin fark edilmemesi için sürekli uzun kollu şeyler, uzun etekler ya da pantolon giyen bir kadın. 

Sharp Objects çok çok sürükleyici bir roman değil benim için. Ancak, örneğin belli bir durumu yansıtması için kurgulanan bir olayda bazen sertlik seviyesi yükseliyor. Ya da Camille karakterindeki self - harm'ın vardığı nokta gibi, karakterlere yüklediği bazı özellikler sınırlarda geziyor. 

Romandaki diğer karakterleri, onların hikayelerini de siz okursunuz. Polisiye olunca pek bir şey yazamıyorum belki fark etmişsinizdir. 

10 Eylül 2016 Cumartesi

Ian Fraser "Hegel ve Marx İhtiyaç Kavramı"

Öncelikle, kitap kapağının kendisinde de görebileceğiniz üzere özel isim olan "Marx" kitabın kapağında "Marks" olarak geçiyor yani bu benim frontal korteksimin işlevini sekteye uğratacak denli üzen ve geren bir durum bunu neden yapıyorsunuz, özel isim o.... Neden... Ufka dalarak tekrar soruyorum... NEDEN =/ Adamın adı Karl Marks mı... Kırılıyorum yapmayın bunu lütfen.... Bu yüzden de yazının başlığında ben "Marx" olarak yazdım.

Fraser ilk olarak ihtiyaçlar ve istekler, amaçlar konularını ele alıyor. (Kısa süre önce yazdığım, burada da bulabileceğiniz Scarlett Thomas "PoPco" kitabı hakkındaki yazımda da kısaca değinmiştim ihtiyaçlar ve istekler konusuna). Burada ihtiyacın nesnel, isteğin ise öznel olduğu öne çıkan nokta. Bu iddiadan hareketle varılabilecek nokta ise ihtiyaç konusunda doğru ya da yanlış diye bir ayrım yapılamayacağı, zira öznel olan bu şey hakkında nesnel bir doğrulama ya da yanlışlamanın mümkün olmayacağı yönünde. Zira bireyin hislerine ya da inançlarına (burada inancı herhangi bir konudaki bir inanç olarak düşünmek gerekiyor) bağlı olan istek, ihtiyaçların evrensel boyutundan uzaktır. Öte yandan, ihtiyacın evrensel boyutuna dair makro görüşlerce ortaya konulan bir bakış açısı olarak kültürler ve ihtiyaçlar arasındaki ilişki, kültür emperyalizmi bağlamında da değerlendirilebilmektedir. Kültürün egemen ideoloji tarafından biçimlendirilebildiğini düşünülürse, ihtiyacın evrensel boyutunda da bu ideolojik dayatmaların, sinsice yerleşerek ihtiyaçları değiştirebilme ya da oluşturabilme gücü olduğu çıkarımı yapılabilir. Bir diğer görüşte, makro bakış açısının aksine daha mikro yaklaşımlarda ise ihtiyaçların kültür içindeki inanç sistemi altında oluştuğu mevcut. 

Hegel ve Marx'ta diyalektik ve biçim konusunda Fraser, Hegel'in yöntemini ve Kant'tan farklılaşan yönleriyle irdelemeye başlıyor.  Hegel'de Kant'ı aşan noktaya, yani spekülatif felsefenin "şeylerin esas doğasını olumlunun olumsuz içindeki ve dışındaki varlığını idrak edilebileceğini" iddiasına yer vererek, Kant'ın düşüncelerin zorunlu olarak karşıtlarıyla beraber oluştukları iddiasının ötesine geçiyor. Buradan hareketle Hegel'de kavramanın evrensel, tikel ve bireysel olarak üç anı olduğunu belirten yazar, bu anların tamamının tek ve aynı anda gerçekleştiğini de ekliyor. Kavrama konusunda Hegel'de önemli olan nokta olarak kavramanın yalnız fikrin kavranmasına özel olmadığı, felsefenin bilgisine ulaşmak için de mümkün olan tek yol olduğu; çünkü kavramlar Hegel'de soyut biçimde ya da boş olan şeylere değildir; bu kavramlar somut bir karakter taşımaktadır. Bu yüzen de kavramlar Hegel'de yaşamın ilkesi olarak görülmektedir.

Fraser, Hegel'deki İrade kavramının evrensel ve tikel olmak üzere sahip olduğu iki anına değiniyor. Belirsizlik halindeki İrade'in evrensel ve soyut bir halde olduğunu, somut bir hal almasının ise tikel hale gelmesi ile gerçekleştiğini vurguluyor. Aklın "dünyayı olduğu gibi görme"sinden farklı olarak İrade'nin dünyayı değiştirmek harekete geçen bir yönü olması da aynı zaman da, Marx'taki praksis kavramına ve felsefenin amacına oldukça benzer. Öznelden nesnele ilerleyen ve sonunda soyutlaşarak evrensel boyuta ulaşan bir süreç gibi. Bu hareket hali, Hegel'in diyalektik anlayışında İrade'nin hareketliliği olarak belirtiliyor. Yani kavramın hareketlilik ilkesi. Burada İrade'deki itici güç, tikel ve evrensel olan kendi içlerindeki karşıtlığının aklın bir yansıması haline gelebilmesidir. 

Marx'ın yönteminde ise genel bir soyutlama, somut toplumsal koşullardan yola çıkan fenomenler arasında ortak bir noktaya odaklanma imkanı vermektedir. Burada Marx'ın somut toplumsal koşulu, Grundrisse'de de değindiği üzerine üretim. Marx, toplumda sömürenler ve sömürülenler arasındaki çatışmayı merkezi noktaya koymaktadır. Bu yüzden Marx'ın biçimleri, kapitalist ve çalışan arasındaki ilişkinin "biçimi" üzerinden gelişmektedir. Toplumsal içeriğinden yoksun biçimde gelişen bu içerikler zamanla ve doğal olarak, koptukları toplumsal gerçeklikten uzaklaşarak yapay ve şeyler arası bir ilişki haline dönüşmektedir. Marx'ta Hegel'de olduğu gibi oluşan bu biçimler gerçeğin önündeki bir perde gibidir; gerçek olana erişmek için bu biçimleri kullanmak mümkün değildir. Bu biçimler, kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu toplumsal düzen içerisinde "sınıf çatışmalarının aracıları veya varoluş biçimleridir". Bu görünümler yani biçimler üzerinden anlaşılabilecek olan maddi ilişkiler ve şeyler arasındaki ilişkilerdir. Öte yandan Marx'ta bu ilişkileri "gerçek gerçeklik" olarak görülmemesi, bu biçimlere bir değersizlik ya da işlevsizlik atfetmemektedir; buradan Marx'ta fenomenlerin varoluş biçimleri arasındaki ilişkinin kavranmasıyla, fenomenlerin incelenmesinde her birini ayrı ayrı ele almak yerine içerdikleri karşıtlıklarla beraber, bir arada almak yoluna gidilebileceği çıkarımını yapmak mümkündür. Yazarın bu konuya verdiği örneği aktarmakta fayda var; Marx'ta fenomenler arasındaki içsel ilişkiyi anlayarak emek - sermaye arasındaki ilişki anlaşılabilir. Marx'taki biçimlerin analizi, toplumsal ilişkilerin anlaşılmasında kullanılabilmektedir; Simmel'in Para Felsefesi'nde vurguladığı gibi.

Fraser, Hegel ve Marx'ın biçimleri analiz etme yöntemi örtüşük halde olduğuna değiniyor. İki ismin araştırma yöntemlerinde ayrıştıkları noktanın kullandıkları kavramlar olduğuna dikkat çekiyor: Marx'ta sunum yöntemi soyuttur; araştırmanın başlangıcı ise somut olana yani biçime dayanır. Hegel'de ise bu durum, İrade ile ortaya çıkan, somut bir biçimle yani görünüm ile başlar. 

İhtiyaç ve isteğin farklı şeyler olduğunu söyleyen günümüz ihtiyaç kuramcılarının aksine Hegel'de ihtiyaç ve istek arasında böyle kesin bir çizgi yer almamaktadır. Hegel, isteklerin ihtiyaçların bir ikamesi olduğunu öne sürmektedir. İhtiyacı bir istekle ilişkili tutan Hegel, bu ilişkiyi ihtiyacın isteğin bir tezahürü olduğu şeklinde yansıtmaktadır. Ek olarak Hegel, ihtiyaçların sayısının ve çeşidinin artmasıyla bireylerin ihtiyaçlarına olan bağımlılıklarının azalacağını belirtmektedir. Yani bir ihtiyaç evrensel boyutundan tikele doğru geldikçe zamanla bir fikir halini alacaktır ve belki yine daha sonra evrensel bir boyuta dönüşecektir. Bunu, tüketim toplumunun gelişen ve gelişte çığrından çıkan ürünlerinde ve tüketicilerin ürünler ile aralarında olan ilişkide görmek mümkün. Tüketim ürününün ömrü ya da kullanım amacı ne olursa olsun tüketicinin ürüne olan bakışı değişmektedir. Zira ürünün tatmin edeceği ihtiyaç ve ürünün tüketici için olan anlamı değişmektedir. 

Fraser'ın da işaret ettiği üzere, Hegel'de etik yaşamın ilk seviyesinde ihtiyacın gelişimi, üç evreden oluşmaktadır; üç evrenin ilkinde ihtiyacın giderilmesi bireyi doğrudan hazza ulaştırır. İkinci aşamada ise ihtiyaç ve haz arasındaki sürece, çalışma dahil olur. İnsanlar ihtiyaçlarını gidermeden önce çalışırlar. Üçüncü aşamada ise ihtiyaç giderme yine ertelenir ve insanlar bir ihtiyacı giderecek olan bir alet yapmak için çalışırlar. Daha sonra bu ihtiyacın tatmini ile haza ulaşırlar. Ancak etik yaşamın ikinci seviyesinde ise bu değişmektedir. Üretim ilişkilerinin biçim değiştirdiği bu süreç içinde mülkiyet üzerindeki hak sahipliğinin değişmesi, bu farklılaşmanın sebebidir. Artık birey sadece kendisi için, kendi ihtiyacını tatmin için çalışmak zorunda olduğu bir dünyada değildir; birey, iş bölümünün ortaya çıktığı bu yeni düzende diğerlerinin ihtiyaçlarının karşılanması için de çalışmaktadır. Böylece ihtiyacın dördüncü aşaması da şekillenmektedir; ihtiyaç - emek - artık - para - haz şeklinde ilerleyen bir süreç oluşmaktadır. Üretim ilişkilerinin değişmesi ise bu sıralamada bir değişikliğe daha yol açar; ihtiyaç - çalışma/makine - artık - para - haz şekline gelir bu sıralama. Hegel'in bu noktada getirdiği eleştiri Marx'ınkiyle oldukça benzer biçimde; Hegel'e göre makinenin dahil olmasıyla üretim sürecine katılan insanın yaşayan bir ölüye benzer bir hal almaktadır. Burada Marx'ın yabancılaşmasını görmemek mümkün değil diye düşünmekteyim. Hegel, iş bölümünün insan emeği üzerinde yaratacağı tahribatın öngörüsüyle, insan emeğinin gittikçe mekanikleşmesi ve sonunda insanın ortalıktan çekilip yerini makinelere bırakacağını söylemektedir.  Tıpkı Marx'ın kapitalist düzendeki insanın sürekli olarak insanlığını yitirme halinde olduğunu söylemesi gibi.

Kapitalist düzen içerisinde Marx'ın ihtiyaçlara olan bakışında ise teorisindeki ikiliğin bir yansıması olarak sömüren ve sömürülen üzerindeki ilişki biçiminin etkisini görmek mümkündür. Marx, kapitalizmde işçinin ihtiyaçlarının sermayenin ihtiyaçlarına indirgendiğini öne sürerek, işçi için yabancılaşmış bir ihtiyaç oluştuğunu belirtmektedir. Bu yabancılaşmış ihtiyaçların ortadan kalkacağı düzen olarak ise ortak üreticiler topluluğunun var olduğu bir topluma işaret etmektedir. 

Fraser, Marx'ın yönteminde doğal ihtiyaçların bir soyutlama olduğuna vurgu yapmakta; Marx'ta doğal ihtiyaçların tüm toplumlarda, evrensel olarak yer almaktadır ve her bireyin bu ihtiyaçları giderme zorunluluğu mevcuttur. Yeme,içme, barınma gibi ihtiyaçları doğal ihtiyaçlar kapsamında değerlendiren Marx için bu ihtiyaçların giderilmesi, tarihin temel koşuludur. Ancak Fraser'ın işaret ettiği üzere Marx'taki doğal ihtiyaçlar kavramına ek olarak karşımıza "toplumsal olarak yaratılmış ihtiyaçlar"ı karşılamak üzere zorunlu ihtiyaçlar kavramı çıkmaktadır. Bunlar, üretimdeki değişmelerden etkilenen ve onlara bağlı biçimlenen ihtiyaçlardır. Kapitalist düzen dahilinde ihtiyaçlar boyut değiştirebilmektedir ve bu yüzden lüks tüketim, "gerekli görüldüğü için" zorunlu bir ihtiyaç haline dönüşebilmektedir. Marx'taki doğal ihtiyaçlar yaşamak için gereken ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçların karşılanması için kapitalist düzen içerisinde işçi, emek gücünü satar. Zorunlu ihtiyaçlar ise, emek gücünün değeri tarafından belirlenmektedir. Emek gücünün değeri yüksek olduğunda, zorunlu ihtiyaçlarda bir artış görülür. Doğal ihtiyaçlar, emek gücünün satılmasıyla ve zorunlu ihtiyaçlar biçiminde giderilmektedir. Lüks ihtiyaç ve zorunlu ihtiyaç arasındaki farkın Marx tarafından fiyat farkına dayandırılmadığına değinen Fraser, lüks ihtiyacı, bir işçinin zorunlu bulmadığı ihtiyaç olarak belirtmekte. Maaşı gittikçe artan bir çalışanın evinin dekorasyonundan tutun da kullandığı telefona kadar ihtiyacı olduğu için edindiği ve o ihtiyacı tatmin eden ürünlerin zamanla geçirmesi muhtemel evreleri düşünün; bir örnek olarak. Televizyondaki bir diziyi ya da haberleri izlemek için edindiği tüplü televizyon yerini gittikçe plazma TV'ye bırakabilecektir. Maaşına paralel olarak değişen ihtiyaçları onu rahat bırakmayacaktır: Haberleri sunan aynı kişiyi, yeniledikleri koltuk takımının doldurduğu odanın bir duvarının neredeyse yarısını kaplayan bir ekrandan izlemesi ihtiyacı oluşacaktır.Yabancılaşmış emeğin, ücretli emeğin tutsağı olmuş bireylerin ücretlerindeki artışı "olumlu" bulmsı durumu devam ettikçe bu tip absürt örnekleri yaşamaya ve görmeye devam edeceğimiz çok açık sanırım. 

Yazarın çok güzel özetlediği üzere Marx'ta ihtiyaçların bu değişen biçimini şu şekilde özetlemek mümkün: İşçinin emeğini satarak edindiği ücret, emek gücünün değerinden fazla olduğunda işçinin artan zorunlu ihtiyaçları artar ve bunun sonucunda lüks ihtiyaçlar ortaya çıkabilir. Tam tersi durumda ise zorunlu ihtiyaçlar azalarak, doğal ihtiyaçlardan ibaret bir hale inebilir. Yani Marx'ta, doğal ihtiyaçlar zorunlu ihtiyaçlara, zorunlu ihtiyaçlar da lüks ihtiyaçlara dönüşebilmektedir. İhtiyaçların yaşadığı bu değişim, üretime bağlıdır. Üretim sürecinde meydana gelen gelişmeler ile bu dönüşümler yaşanmaktadır. Gerçek toplumsal ihtiyaçların üzerini örtmesi muhtemel bu süreç içerisinde burjuva politik ekonomi ise toplumun gerçek ihtiyaçlarına karşı körleştiği için, kurgu ihtiyaçların, isteklerin, gerçek ihtiyaçların önüne geçmesi neredeyse umursanmaz.  

Kapitalizm içerisinde özgürlüğü sadece tüketim ürünlerini daha fazla satın almakta bulabilen insanların, tutsağı olduğu üretimin tüketicisi rolünün hakkını vermek için hep daha fazla kazanmayı amaçlayarak işine sarılan ücretli emekçilerin var olduğu, başka bir çıkış yolu yokmuşçasına maaşına zamdan başka beklentisi olmayan emekçilerin var olduğu bir dünyada ihtiyaçların giderilmesi kadar ihtiyaçların yaratılması da başlı başına bir sorun. Sürecin sonu için dönmeye başlayan bir çark gibi, harcaması için kazanmaya itilen insanlar. Kahvesini kağıt bardaktan içme ihtiyacı hissetmek için daha çok çalışan insanlar. Artık hayatında yağsız sütlü bi kahveyi çalışma masasına koyma ihtiyacı hissetmeye başlayan insanlar. Yaz tatiline rezervasyon yaptırma ihtiyacı olan insanlar. Telefon kullanma ihtiyacı olan insanlar. İnternet paketi ihtiyacı duyan insanlar. 

Yazayım dedim. Nasıl ihtiyaçları doğal sanıyoruz, yazınca komik geliyor.