14 Kasım 2017 Salı

Emily Brönte "The Night is Darkening Round Me"

The night is darkening round me, 
The wild winds coldly blow; 
But a tyrant spell has bound me, 
And I cannot, cannot go. 

The giant trees are bending 
Their bare boughs weighed with snow; 
The storm is fast descending, 
And yet I cannot go. 

          Clouds beyond clouds above me, 
       Wastes beyond wastes below; 
     But nothing drear can move me; 
   I will not, cannot go. 

Emily Brönte'nin şiirlerinden oluşan "The Night is Darkening Round Me", Penguin Books'un Little Black Classics serisinden. Cidden "little". Şiir yorumu yapabilecek biri değilim, ama okuyun çok güzeller.

10 Kasım 2017 Cuma

Tülin Bumin "Hegel"

"Hegel'e göre insanın gerçekten bilim yapabilmesi yani varlığı akılsal olarak ve bütünüyle kavrayabilmesi için, önce rasyonel bir devletin bilinçli bir yurttaşı olarak ortaya çıkabilmesi gerekir." (s.137).

Kitabın tam adı "Hegel - Bilinç Problemi, Köle - Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi". Onu başlığa sığmadı ama görselde var neyse ki ama yazmayınca içim rahat etmedi. Bunu da açıklamazsam olmazdı.

Yazıya başlamadan önce, kitapta da Tülin Bumin'in sıklıkla referans verdiği iki kitap var, onların bir adını analım çünkü bu yazıdan sonra onların yazısını ekleyim, güzel olsun. Birisi Jean Hyppolite'in Marx ve Hegel Üzerine Çalışmalar'ı. Diğeri Alexandre Kojove'nin Hegel Felsefesi'ne Giriş'i. Sonucusunun şu an piyasada baskısı yok diye biliyorum, ancak bir yerlerde görürseniz alın. Bu iki kitabı neden panikle giriş kısmına ekledim, Bumin'in kitabını bu ikisinden önce okursanız anlarsınız; ama tavsiyem sıralamada o ikisini öne alın. 

Bilinç konusunun efendi - köle diyalektiği bağlamında doğal olarak Hegel üzerinden çalışma konusuna nasıl bağlandığını işliyor öncelikle Bumin. Bu da şöyle oluyor; Hegel'deki ben'in (sonra neden Hegelci Marksistler'e sövüldüğünde sinirlendiğimi soruyorlar) ancak dış dünyanın dönüştürülmesiyle ben olabilmektedir. Burada iş çalışmaya geliyor işte. Şöyle, efendi ve köle bir karşıtlık ilişkisi, ancak bu ilişki içinde bir çalışmayı da içeriyor. Yani ben'in farkındalığını sağlayan efendi'nin "yap" demesi ve kölenin çalışmaktan başka seçeneği olmaması gibi. Hegel'e bu ben'in ortaya çıkışındaki tek fırsatın tüm insanların ilk ben'e uyanma biçimin ancak ve sadece efendi köle ilişkisi olabileceği iddiasında karşı çıkışlar da var, bunlara Bumin'de değinmiş; yani kadın erkek ikiliği yerine efendi köle ikiliği ya da karşıtlığı diyelim, onu koyuyor Hegel, orada da bir efendi köle ilişkisi varsa bu yine birinin diğeri üzerinde aynı sonucu vermesi şeklinde sonuçlanır savunmasına gider bu diyalektikle giderse analiz. Yani, Hegel'in ben'inin idrakı ancak efendi - köle ilişkisinde, dış dünyaya dönük ve çalışma ile gerçekleşmektedir. Of çok uzattım. 

Buradan da Hegel'in tarih anlayışına bağlayabiliriz aslında konun geldiği yer havada kalmıyor, boşuna uzatmamışım; insanın bu bilinci ve dışa dönük çalışmayla gelen değiştirme gücü, doğa üzerindeki değiştirme gücü yani, dünyadaki verili olanı değiştirmesidir. Hegel'e göre bu verili olanın olumsuzlanması. Bu durumda, Hegel insanlığın tarihini olumsuzlayıcı eylemlerin tarihi olarak ele alıyor, yani kendi yarattığı tarih kendisini dışa vurarak dışı olumsuzladığı ancak kendisini yansıttığı tarihtir. Tarihi de zaman ile ele aldığını ekleyelim; zaman ve insan Hegel için aynı şeyler diye belirtiyor Tülin Bumin; "zaman insanın dünyadaki gerçek varlığı ya da gerçek tarihidir". 

Kitabın devamında, doğal olarak benim üç paragraflık beş satırımdan fazlası var. Görüngübilim üzerine, devlet üzerine, bilinç üzerine, Frankfurt okuluna Hegel'in etkisine kadar Bümin'in yer verdiği dolu şey var. Okuyun.

Ne kadar net yazdım.


6 Kasım 2017 Pazartesi

Michael Hjorth & Hans Rosenfeldt "Katil Olmayan Adam"

Nasılsa Henning Mankell (ve sonrasında da nasılsa Jo Nesbo) değil diyerek hava kapalıyken okumalık İskandinav polisiyesi diye okumuş bulundum Katil Olmayan Adam'ı. Beklentim sadece çabuk okunan, katili bulmaya çalışırken kitaptakilerden öne geçmeye çalışıp kendimi kendime ispatlamak için gıcık, itici biçimde gereksiz bir yarışa girebileceğim bir roman okumaktı - Amerikan polisiyesi ya da başka bir diyarın polisiyesi olmaması gerekiyor bu arada, özellikle tekrar belirteyim. Hava durumu, coğrafya, romanda geçen isimler vb. tüm bunlar eleme kriteri. Çünkü bunlar dünyanın hiçbir şekilde umurunda olmayan şeyler ve başka türlü bir şeyleri eleyemediğime göre bu kriterlere sapıkça yapışmam lazım.

MUHTEŞEM bir yazı oluyor.

Ne diyordum.

Kitaptan beklentilerimi yukarıda sıraladım; gereksiz bir tomar bilgi ile. Yani kitap kapaklarının arkasına yazılan, tek kelime ile "sürükleyici" diye ifade edilen şeyi de yazabilirdim. Sürükleyici olsun, nasıl sürükleyecekse artık bilmiyorum, benim derdim kitaptakilerle yarışmak ben daha iyi biliyorum demek. Ama şu da mühim; öyle bi kurgu olsun ki yazar katili hem saklayamamış olsun ama bi yandan da öyle iyi kurgulamış olsun ki okurken okura da fırsat vermiş olsun biraz, okur kendisini dışlanmış hissetmesin, az safça da olsa yanlış da olsa bir izin peşinde iyi kötü bir sonuca o da yaklaşmaya çalışsın. 

Katil Olmayan Adam'da okura fırsat da vermiş yazarlar mesela. O fırsatı kendi adıma ne kadar verdiklerini de belirteyim de girdiğim lüzumsuz yarışta nasıl bir sonuç aldığım üzerinden kurguyu değerlendirin; katili bilemedim. 

Siz bulabilirsiniz belki.

Konuyu anlatmıyorum zaten google'larsanız kitapların arka kapaklarındaki yazılar polisiye romanlar için yeterli hatta bence fazla bile. Polisiyenin konusunu yazmaktan hoşlanmıyorum. Katili arıyorlar işte. 

Blog'dan ziyade bir kavga meydanına dönüştü burası.

Not: Ama onlardan önce daha yakın sonuca gittim - ben saksı değilim......................................

Sophie Hannah "Closed Casket"

Agatha Christie'ye manyakça, sapıkça bir tutkum olduğu için Hercule Poirot serisine başka bir yazarın bir kitap eklemesi bana uzun süre hadsizlik geldi ve bu eklenti seriye uzun süre surat astım ve astığım suratı benden başka kimse ne gördü ne de umursadı. Bu lüzumsuz ergen girişimi ardından sıkıntıdan ve meraktan kitabı okudum. Ben okurken kitap her zamanki gibi Türkçe'ye çevrilmemişti ve sanırım şu satırlar yazılırken Türkçe'si satışta. Bu vesileyle hizmet olsun, kitaptan bahsedelim hazır kitap çevrilmişken.

Öncelikle kitabı Agatha Christie yazmadı.

Bunu bin kere daha söylesem de söylemesem de zaten okurken fark ediliyor yani en azından benim için böyleydi ama ilgi alanı kelimeler ve kelimelerin kimin elinden çıktığı üzerine bir şeyler düşünmek olan biri için bunlar normal olabilir ya da dümdüz önyargıdır. Size kalmış. Ben söyleyeceğimi söyledim.

Ancak kurgu ve closed casket kısmını beğendim. Öte yandan yazar bazı noktalarda dolambaç yaratayım derken ipin ucunu kaçırıyor ve fazla ipucu veriyor ve hatta bu girişim bazen gereksiz ve sıkıcı olabiliyor. Bunu kitaba dair ipucu vermeden anlatmaya çalıştığım için üstü kapalı yazmaya çalıştım ve hiçbir şey anlatamamış gibi oldum. Biliyorum. Ama kitabı okuduktan sonra belki netleşir sizde de ya da siz de öyle hissedersiniz. Ya da zaten yazdıklarımı kimse okumuyordur. Bilemem.

Agatha Christie'nin Shakespeare göndermeleri yazar için de etkileyici bir noktaymış ki bu kitapta da karşımıza çıkıyor mesela, yalnız bir şeyi kullanmakla bir şeyi abartmak noktasındaki denge şunu hep hatırlatıyordu insana; bu kitabı Agatha Christie yazmadı.

Kısa kısa yazılar ile blog'a kitap ekleme gününde bir kitap yazısının daha sonuna geldik ama bu kitap yazısına bir şeyler daha ekleyecem dönüp. 


Henning Mankell "The Man Who Smiled"

Bahsetmemiş olmamak adına Henning Mankell'in bu kitabından da bahsedeyim. Biriktirip biriktirip bin tane kitap hakkında yazı yazmaya Kasım 2017'de karar vermiş gibi oldum, bu yüzden önce romanlar hakkında kısa kısa bir şeyler ekleyecem çünkü böylesi daha kolay. O arada Türkçe'yi de konuşma dili yönünde katletmiş gibi oldum, özür dilerim ama "ekleyeceğim" dediğimde kendimi daktilo gibi hissedecektim nedense.

The Man Who Smiled, Kurt Wallander'ın yine kendi kendine kıvrandığı bir roman; ama bu sefer bu kıvranış bir önceki romandan arta kalan bir kıvranış. Sırayla okumamış olanlar için sebebini de yazmıyorum. Gerçi kitapları sırayla okumayı başarabilen cidden var mı merak ediyorum. Neyse. Wallander'ın içine düştüğü ciddi bir bunalımdan çıkamadan dahil olduğu soruşturmaya odaklanıyor roman. Bence Wallander serisindeki birçok roman diğerlerinden bazı yönlerle ayrılıyor; yani polisiyeyi polisiyenin yanına bir şeyler daha ekleyip tanımlama ihtiyacını doğuran bir şey var Mankell'de, bir mesele var. The Man Who Smiled'da da aslında hemen her coğrafyada olan bir şeyden İsveç örneğinde bir şeyi anlatıyor; karanlıkta neler, hangi güç ekseninde dönüyor, para nelere kadirdir, o ağlar nasıl bir imkan sağlar, o ağlar nasıl korunur, neden korunur, ne pahasına korunur...

Sırf bahsetmemiş olmamak için yazdığımı söylemiştim. Kitabı ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum ama Türkçesi'nin basıldığını sanmıyorum. Denk gelirseniz alın okuyun ama.




Wilkie Collins "The Woman In White"

Emily Brönte'nin "Wuthering Heights"ının lafını geçirmeden nedense The Woman In White'dan bahsedemeyecekmişim gibi geldi. Öte yandan bir günümü de Wuthering Heights göndermesi içermeyen en az bir cümleyle geçirmeyeli de yıllar oluyor. Yani yazıda bu iki romanın bir araya gelmesine sebep olan çok şey var. Her iki romanı da okumuş olanların zaten tahmin edeceği gibi, beni tanımış olanların zaten bilebileceği gibi - ki beni pek az kimsenin tanıdığını düşünürsek....

The Woman In White, 1860 yılında ilk basımı yapılan, Wilkie Collins'in kaleme aldığı ve yakın arkadaşı olan Charles Dickens'ın kendisine hayran olmasında büyük payı olan benim çok sevdiğim bir kurgusu olan bir roman. Son cümleyle kendimi ve Charles Dickens'ı aynı kefeye koymuş gibi oldum çünkü romana olan hayranlığımız noktasında aynı değerlendirme yapabilecek seviyedeymişiz gibi bir izlenim yarattım sanki. Buradan hem Wilkie Collins'ten hem de Charles Dickens'tan özür diliyorum, hadsizlik ettim.

Esrarengiz bir hikayenin, içine dahil olan daha fazla esrarengiz hikaye ile geliştiği romanda her bir karakter bir yandan kendilerine ait bir dram, sır ya da korkuyu saklarken öte yandan da büyük ve hikayenin iskeletini oluşturan büyük karanlığın içerisinde okurla beraber sona doğru yol alıyor. Romanın farklı farklı karakterler tarafından anlatıldığını da ayrıca belirtmekte fayda var, yer yer anlatıcı değişiyor, sabit bir anlatıcı yok. Bu yüzden okurun bir şeyleri anlamaya başladığı ve bir dedektiflik hikayesine evrilmeye başlayan romanda sanki ifadeleri bile okuyormuş gibi hissedebiliyor insan. 

Yalandan örülmüş bir ağın içinde yol bulmanın, önünü görecek bir ışığı söndürmemeye çalışarak doğruya ulaşmaya çalışmanın ne denli zor olduğunu da The Woman In White'da görmek mümkün. Hiç lafını geçirmedim şu ana kadar ama bu aynı zamanda bir aşk hikayesi de diyebiliriz; bir aşk hikayesinin neler içerdiğini siz nasıl kafanızda canlandırıyorsunuz bilmiyorum ama  yazar bir aşk hikayesinde iki insanın içine düşebileceği ve karşılaşabileceği hemen her şeyi yani dünya üzerindeki hemen her kötülüğü romana dahil etmiş. Her bir karakterin temsil ettiği, dünya var olduğundan beri dünyada var olan hemen her şeyden pay almış. Bu yüzden The Woman In White'daki acının, kederin, dehşetin, üzüntünün, korkunun, esrarın, kaçışların, ihanetin, intikamın, aşkın, yeri geldiğinde de mutluluğun ve çoşkunun şiddeti çok yüksek. 

7 Mayıs 2017 Pazar

Henning Mankell "An Event in Autumn"

Bu kitabın yazısını eklememişim. Onu da ekleyim, eksik kalmasın. Her şey tam ve düzenliymiş gibi böyle bir girişle yazıya başlamam da saçma oldu ama gülünecek bir yanı olan saçmalıktan ziyade, An Event in Autumn'daki saçmalık gibi; Kurt Wallander'ın başına gelen talihsizlikler gibi. Yani aynı hava esti. Bence. 

Bir önceki yazısı Marksizm ve Hristiyanlık üzerine Feuerbach ve Hegel'den bahseden bir blog olarak giriş paragrafı için oldukça uygun bir adım attım yine; kaostan düzen doğar. Artık kitaba geçelim lütfen.

Kurt Wallander serisinin 9,5. kitabı olarak geçiyor bu kısa roman (ya da uzun öykü diyebiliriz). İlk kez 2004 yılında yayınlanmış. Seriye aşina olanlar Wallander'ın taşınma sürecini, daha doğrusu iki evi arasındaki süreci anlatan bir roman olmadığını fark etmiştir. Yani serideki kitapların hiçbirinde son oturduğu eve dair aslında detaylı bir şey yok. Çok hayati bir mevzuymuş gibi şu an yazmamı yadırgayan varsa kırılırım açıkçası (blog'u kimse okumuyor gerçi, kırılmam için bir risk de oluşamayacak aslında). Çünkü An Event in Autumn konusu itibariyle Wallander'ın serinin sonlarındaki romanlarda geçen evi bulma sürecine odaklanıyor.

Kurt Wallander tipi talihsizlikle kendimi giriş paragrafında boşuna benzeştirmedim; karşısına uygun bir fırsat, daha doğrusu şans çıkınca satın alıp alamayacağın bakmak için gittiği evin bahçesinde bir insan eli buluyor. Bir önceki cümle de kendisini böylece yalanlıyor; Wallander'ın karşısına aslında bir şans çıkamaz. Wallander tipi talihsizliğin içeriğine bu da dahil çünkü.

Hikaye bahçede bulunan bu elin kime ait olduğuna dair araştırmayla geçiyor - doğal olarak. Bundan sonrası için de benim anlatacak bir şeyim yok. Polisiye kurguda neyden bahsetsem ipucu vermiş gibi olacağım için anlatmıyorum blog'u okuyanlar bilir, diyeceğim ama kimse okumuyor olabilir. Bu yüzden tekrar belirteyim dedim.

27 Nisan 2017 Perşembe

Alasdair MacIntyre "Marxism And Christianity"

Bir süredir yazısını yazmak için beklettiğim bu kitaptan da kısaca bahsedeyim, zaten kitap da çok kısa. Ve genelde son zamanlarda blog'da bahsettiğim ya da blog'da daha önce bahsettiğim birçok kitap kapsamında irdelenen mevzularla da ilişkili bir derdi var kitabın. 

Alasdair MacIntyre'ın ortaya sürdüğü şu; Marksizm ve Hristiyanlık birçok ortak noktaya sahiptir (ilk bölümün başında Oswald Spengler'den şöyle bir alıntı var; "Christianity is the grandmother of Bolshevism", yani ortaya sürmekten ötesinden bahsediyor aslında yazar kitapta) ve bu ortak noktaların oluşumunda Marksizm'in reddettiği noktalarının üzerinde kendisini inşa etmesinde payı olan Hegel ve Feuerbach'ın da büyük etkisi vardır. Ki burada Feuerbach'ı andığımız için özellikle din konusunda, daha ziyade Hristiyanlık konusunda vurgulanacak çok şey oluyor. Fakat metnin safi bir dini metnin Marksizm ile kıyaslamasından fazla olduğunu da düşünürsek yazarın incelediği hususlar aslında Hegel, Feuerbach, Marx ve Hristiyanlık'taki birey, toplum, kurtuluş, idealize edilen ve inşasının planı yapılan toplumun her bir isim ve dini metindeki ele alınış biçimi. 

McIntyre sürekli olarak Hegel ve Feuerbach'ı anlamadan Marx'ı anlamanın mümkün olmadığını belirtiyor. Zira bunun da Hristiyanlığın seküler bir versiyonu olarak Marksizme bağlanacağını ifade ediyor; bu ortak noktaların nerelerde kurulduğunu ve Marx'ın öncüllerinden neleri aldığını ya da aksini iddia ederek kendisini oluşturduğunun ancak böyle anlaşılabileceğini vurguluyor. Zaten kitaptaki bölümlerden birinin başına bir Engels alıntısı koymuş yazar, alıntı şöyle; "We are all Feuerbachians." Sanırım ısrarlı vurgunun derecesini ve teorideki öneminin altını daha net ifade edemezdi. 

Hegel ve Hristiyanlığın kabullerinin kesişimlerine değinmiş yazar. Mesela kişinin kendi bilincinde olması üzerine Hegel ve St. Paul kıyaslamasına gitmiş; sonunda vardığı nokta ise Hristiyanlıkta karşımıza İsa üzerinden çıkanlar oluyor. 

Hegel'in dünya görüşündeki özgürlük tanımını ele almış yazar; doğanın ve evrenin kanunlarının bilincinde olan insanın özgür insandır; böylece doğa artık insana hükmedemez. Burada önce "bilincinde olma" kısmında vurgu oluyor haliyle. Buradan mutlak idealizm eleştirisini geçmek isterseniz siz devam edin ben kısaca toparlayıp yazıyı sonlandırmaya yönelmek istiyorum. Yani Hegel'de gerçekliği değiştirmek için öncelikli olarak bireyin düşüncelerini değiştirmek zorunda olduğunu yazar da belirtmiş. Burada aklınıza kölenin köleliğini sonlandırmak için ilk olarak köle olduğuna karşı çıkışı zihninde yapmaya başlaması gelebilir ve tüm bu karşı çıkışın ardından köle olarak kalmaya devam edecek olduğu gerçeği ya da köle olarak kalmaya devam etmeyebileceği gerçeği aklınıza gelebilir. Bu tartışma tartışılsın.

Feuerbach'daki düşünceye de değinen yazar, Feuerbach'ın düşünceyi sosyal ve materyalist yönüyle de ele alıyor oluşuna değiniyor. Yani düşüncenin öznesi ve nesnesinin konumlandırılışını burada düşünmek önemli. Feuerbach ve Hegel'in nerede ayrıldığını düşünmek isterseniz diye dedim. Burada eylemi gerçekleştirenin ait olduğu sosyal bir dünya ve maddi bir yönü vurgulayarak Feuerbach aynı zamanda düşüncenin bağımsızlığının da olmadığını vurgulamış oluyor. Yani özgürlük konusunu bir de böyle düşünün derim şimdi. İdealizmden bir kopuşu temsil ediyor bir yandan da zira. 

Kitaba dair neyi anlatacağımı unuttum yalnız. Feuerbach ve Hegel'den bahsetmek için yazmaya gelmişim gibi oldu. 

Sonrasında Marx'ın felsefesinin bu iki isimden hareketle nasıl bir evrim izlediğini ve zamanla pratiğe doğru nasıl geliştiğini anlatıyor yazar. Sonrası ise Marksizm'e aşina olanlar için uzak olmayan bir içerik; teorinin genel hatlarına dair neredeyse ezbere bildiğimiz şeylerin bir özetini yapıyor yazar ancak bunu elbette belli bir konunun sınırları çerçevesinde yapıyor ve son olarak inanç ve teori üzerine kısa bir bölümle kitabı bitiriyor.

İyi toparladım.

13 Nisan 2017 Perşembe

Scarlett Thomas "The Seed Collectors"

Scarlett Thomas, yaşayan en sevdiğim yazarlardan biri ve neden çok sevdiğime dair sebepler sıralamaya başlarsam yazıyı ve kendimi toparlamam uzun süreceği için bu konuya girmiyorum. Onun yerine kitaptan bahsetmeye geçeyim doğrudan. 

Karşımızda Gardener ailesi var. 

Aileden bir kişinin, Oleander'ın ölümünün ardından ailenin geri kalanını yakından tanımak ve ailenin geçmişindeki bir gizemli "kayıp kişiler" dramının da üzerindeki perdeyi aralamak üzerine bir hikayeyi başlatıyor The Seed Collectors. 

Tabi kayıp olan geçmişte kaybolmuş olan kişiler değil. Şu an yaşamakta olan ve hikayenin geçtiği anda hayatlarında tek bir şeyin bile yolunda gitmediğine tanık olacağımız karakterleri de kayıp olarak sayabiliriz.

Scarlett Thomas'ın romanlarında karşımıza çıkmasına şaşırmadığım bazı noktalar yine The Seed Collectors kapsamında: akademi, bitkiler, Scarlett Thomas'ın kişisel ilgi alanalarından biri - bu romanda tenis-, tüketim kültürü ve mağdurları, postmodernizm eleştirisi olarak görebileceğiniz birçok detay ya da postmodernizm kurbanı olarak görebileceğiniz birçok karakter...  Elbette bunlar Thomas'ın temel dertleri olarak karşımıza çıkmıyor; bir ailenin yer yer dramatik bir hal alan hikayesi üzerindeki örtüler atılmaya başladıkça karşımıza çıkmaya başlıyor. Karakterlerin iç dünyasıyla beraber bunlar görünür hale geliyor. Alkol sorunuyla kendisini besleyen tüketim çılgınlığı ya da beden algı bozukluğu, narsisizm, hırs gibi günümüzün farklı kelimeler kullanarak kutsallaştırdığı (ancak üstü kapalı kutsallaştırdığı) ve sonra tapınılır hale geldiğinde bunu sorun olarak gördüğü için tedavi etmeye çalıştığı şeyler.

En son Bright Young Things romanını okumuştum ve yazıldığı sıralama doğal olarak benim okuma sıralamamla bir değil. Thomas'ın kitaplarında ortak birkaç tema var. Bu, yani The Seed Collectors bana şu ana dek yazarın okuduğum tüm kitapları içinde ayrışan birkaç yönü olan ve genelde diğer romanları üzerine yaptığım genellemelerin dışına birkaç noktayla çıkarabileceğim bir roman olmuş diyebilirim. (Böyle rahat rahat konuşuyorum zira yazarın okumadığım iki eseri var sadece).

Genelde romandaki ana karakter yazarın kişiliğinden çok şeyi üzerinde taşırdı diğer romanlarda. Ancak bu sefer Gardener ailesindeki bireyler daha doğrusu roman içindeki hemen her karakter eşit ağırlıkta kurguda yer alıyor. Ve her birinin içinde aslında bir nebze Thomas görünüyor diyecek olsak bile, karakterleri "Thomas'ın alter ego'ları" gibi görmüyoruz mesela. Bu benim dikkatimi çok çekti. Kesinlikle çok farklı kurgulanmış. Ek olarak, karakterlerin yaşı da, yaşı da değişen Thomas ve belki çevresinin de yaşı değişen Thomas'dan etkilenmiştir bilemiyorum. Dediğim gibi yazarın bir önce okuduğum romanı ve bu romanla arasında yazıldığı zaman farkı - şansıma bence - böyle bir kıyas imkanı verdi.

Mekanın kullanımı ve olay örgüsü de bence bir kırılma yaşamış. Maddi dünyadan sık sık kopuşları içeren çoğu anı barındıran kurgular ya da mekanın bu kopuşlar dahilinde ya da yine maddi dünya içerisinde ancak ana karakterler üzerinden mekanın tamamen farklılaştığı kurgularına aşina olduğum Thomas bu sefer karakterlerinin sadece birkaçını kurgu içerisinde kısa bir yolculuğa çıkarıp  geri getirmekle işi sınırlamış. Elbette hikayedeki gizemli durumunun mekansal bir bağı var ancak demek istediğim hikayenin geçtiği zaman içerisindeki karakterler kesinlikle mekansal bir değişim, mekan üzerinden bir kopma - kırılma yaşamıyor. 

Maddi dünya ile araya giren mesafe ise The Seed Collectors'da Namaste House üzerinden karşımıza çıkıyor olabilir ancak bunun örneğin bir The End of Mr. Why'daki gibi bir hali yok. Gerçi seed pod konusu hikayeye dahil olduğunda bunu okur kendisi tekrar görecektir ancak kesinlikle Thomas'ın kurguları ve anlattıkları değişmiş. Bunu olumlu ya da olumsuz bir şey olarak demiyorum çünkü kendi açımdan yine severek okuduğum bir Thomas romanıydı. 

10 Nisan 2017 Pazartesi

Pekka Himanen "Hacker Etiği"

Yazıya başlamadan önce Pekka Himanen'in kitabın içinde yer alan kısa biyografisinde de giriş cümlesi olarak geçtiği üzere henüz yirmi yaşında Helsinki Üniversitesi'nden doktorasını tamamlamış (ve böylece doktorasını tamamlayan en genç Finlandiyalı olarak tarihe geçmiş, diye yazıyor), din felsefesi, bilişim teknolojileri üzerine çalıştığını belirtmek isterim. Disiplinler arası çalışmanın engin ufuklarını benimsemiş akademik bir bakış açısının olduğu coğrafyalarda yaşıyor olmanın avantajının de eklenmesiyle beraber ortaya çıkan sadece bir kariyer ya da akademisyenlikle sınırlanmış hayat olmuyor; ortaya çıkan Hacker Etiği gibi bir metin ya da Himanen'in çalışmaları ve ortaya koydukları da oluyor.

Fazla yakınmadan ve kendimi yiyip bitirmeden Hacker Etiği'ne döneyim. Hacker Etiği, Weber'in Protestan Ahlakı ve Kapitalim Ruhu adlı çalışmasında, çalışma ve çalışmanın yaşam biçimiyle olan ilişkisinin oluşmasında Protestanlığın etkisini nasıl ele aldığına değiniyor öncelikle. Çalışmayı (Weber'in) okuyup okumadığınızı bilmiyorum ancak konuya ilginiz varsa, kapitalizmin neden o coğrafyada ve o zamanda o biçimde oluştuğuna dair Weber'in getirdiği açıklamayı görmek istiyor ve Himanen'i okumadan önce konuya dair fikriniz olmasını istiyorsanız okuyun derim. Kapitalist ruhun özündeki çalışmayı bir görev olarak edinme kabulünün Protestanlıkla bağlantılı neden - sonuç kapsamındaki değerlendirilmesi sonucunda, Himanen çalışmanın Protestanlık öncesi ve sonrası yaşadığı değişimi de değerlendiriyor. Şöyle ki çalışmaya dair Hristiyanlıktaki bakışın kırılma noktası olarak bunu görmek mümkün. Bir yandan seçilmişler arasında girmek ve Tanrı'nın gözünde ödevini en iyi yapan olarak sermayesine sermaye katarak ve ödev bilinciyle çalışmayı inancıyla bütünleştirerek yaşayan anlayışın, öncesindeki çalışmayı bir ceza olarak gören anlayıştan kopuş olduğunu Protestanlık ve beraberinde getirdiği çalışma ahlakıyla açıklıyor - bunu Weber'de görmek mümkün. 

Protestan etiğinin bir süre sonra Protestan çalışma etiği haline dönüşmesi, bunun ardından gelen çalışma hayatında (mevcut durumun kapitalizm olduğunu da ekleyerek) görevini en iyi yapmanın da bu etiğin parçası haline geldiğini görebiliriz. Böylece çalışmanın yaşadığı dönüşüm, mevcut düzen içerisinde tıpkı bir manastırdaki gibi sorgulamadan kendisine verilen görevi yerine getirmekle yükümlü bireylerin çalışma hayatında kendilerine yer bulabilmek için yabancılaşmanın alasını yaşadıkları ve bunu aslında bir çalışma etiği olarak benimsedikleri/gördükleri bir biçim halini almıştır. Zaten yazar da manastır örneği üzerinden durumu çok güzel açıklıyor. Manastırın programı ve bir iş yerinin çalışma saatleri arasındaki benzerliği gösteriyor. Akademi için de kıyas üzerinden başka bir bölümde farklı bir yola giriyor ayrıca. 

Kapitalist çalışma hayatı içerisinde hacker'lerın çalışma biçimlerinin ve enformasyon çağı içerisinde dönüşüm yaşamakta olan çalışma biçimlerinin Protestanlıkla örtüşen kapitalist çalışma hayatının genel ekseninden farklılaştığı noktalara geliyor Himanen burada. Örneğin, hackerlar için bilgisayarın başından kalkmayan ve sosyal hayatı neredeyse yok denecek kadar az olan insanlar gibi önyargılara karşı, günümü çalışma hayatı içerisinde ajandasına bağlı ve hayatının her anı planlanmış "ailesiyle kaliteli vakit geçirmek için" iş dışı saatlerini bile dakikası dakikasını planlamış olan insanın bağlı bulunduğu sistemin (burada Weber'in çelik kafesini akla getirin) bir hacker'ın hayatına kıyasla nasıl bir zindan olduğunu göstermeye çalışıyor yazar. Zira bir hacker istediği zaman çalışabiliyor ve istediği zaman istediği kadar istediği işi yapabiliyor ve istediği insana istediği kadar vakit ayırabiliyorken, bir beyaz yakalının idealize edilmiş hayata ulaşmak ya da içinde olduğu o "kaliteli hayatı" yaşamak için kendine çizdiği saatlerce örülmüş duvarın aslında nasıl bir kafes olduğunu vurguluyor. Zamanı verimli kullanmanın artık çığrından çıktığını anlatıyor. 

Hackerların bilgiyi üretme ve üzerindeki kontrolleri konusunda da bilimsel bilginin ilerlemeci anlayışıyla paralel, aralarındaki iletişimin benzerlikleri üzerinden etik bir durumun tasvirini de yapıyor yazar. Öğrenirken öğretmek gibi ya da asıl amacın öğrenmenin ya da oluşturmanın olduğu durumlar, ki burada asıl güdünün para olmadığını ısrarla vurguluyor. Tabi her şeyin pembe olmadığı bir dünyada yaşadığımız için kapitalist hackerlar konusuna da değiniyor ki isim isim verdiği bu yakından tanıdığımız isimlerden yaptığı birkaç alıntı, yine yazarın manastırı anlattığı bölümdeki cümlelerini akla getiriyor. 

Ağ toplumu içerisinde hackerların toplumsal olaylar karşısında aldıkları tavırlardan birkaç örnek de içeren kitapta Himanen, yaşanan toplumsal dönüşümlerin ve bu süreçleri bilişim teknolojilerindeki gelişmeler paralelinde de değerlendiriyor. 

9 Nisan 2017 Pazar

Norman Geras "Marx ve İnsan Doğası"

Norman Geras, Marx'ın insan doğasını reddettiği üzerine geliştiren iddiaları çürüttüğü ve bunu  - doğal olarak - Marx'ın metinleri üzerinden aldığı destekle yaptığı "Marx ve İnsan Doğası" adlı çalışmasında, Feuerbach üzerine tezlerin altıncısı ile metnin girişini yapıyor. 

Buradan giriş yaptığında karşımıza iki ismin ayrıştığı temel noktalardan biri, metnin kapsamında incelenen konu doğrultusunda yani insan doğası (das menschliche Wesen) üzerinden asıl ayrışma net biçimde görülüyor: Feuerbach'ın ele aldığı soyut bireyde dinsel özü görüş biçimine karşılık Marx'ın toplumsal insanının, yani toplumsal olana ait olan olan ve doğası gereği toplumsal olan insanının ayrışması. Bu temel ayrım, daha sonradan kitabın tamamında Geras'ın Marx'ın insan doğasını reddetiğini iddia eden Marksistlere karşılık göstereceği kanıtlarla da desteklenecek noktalarla da bağlantılı zaten. Marx, Feuerbach'taki bireye karşılık kendisindeki bireyin her zaman "insanın doğası gereği" dahil olduğu toplumsal ilişkiler bütününden bağımsız düşünülemeyeceğini vurguluyor. Yani Feuerbach insan doğasını anlamak için tek tek bireyler üzerinden insana odaklanma yoluna giderken Marx, toplumsal ilişkiler bütününün olduğu alanı görmeden bireyi tanımanın asla mümkün olmayacağını savunuyor. Bu durumda Geras'ın insan doğasını reddettiği iddiasıyla gelen Marksistlere yönelttiği çıkışların haklılığını görmek baştan itibaren aslında mümkün oluyor. 

Geras'ın yaptığı çıkarımlara göre Marx'tan bu noktada iki sonuca varabilmek mümkün oluyor; hiçbir şekilde insan doğasını reddetmeyen Marx'tan; insan doğasının toplumsal ilişkiler bütünü tarafından koşullandırılmış olduğu çıkarımını yapabiliriz ve/veya bir diğer ikinci çıkarım olarak insan doğasının toplumsal ilişkiler bütünü içinde açığa çıktığı çıkarımını yapabiliriz. 

Bu çıkarımları desteklemek için kendimce bir ek yapmak istersem, Marx'taki yabancılaşmanın izlediği süreci akla getirmekte fayda var. Yabancılaşma ve insan doğası ve yaratıcı emek arasındaki ilişkinin anlaşılması durumunda bu çıkarımlarla arasında kurulacak olan bağ, bir yandan toplumsal ilişkiler bütünü içinde bireyin bir yandan etkileşim içinde olduğu diğerleriyle var olabileceği ve kendisini var etmesi için ihtiyaç duyduğu koşullar ve doğasının "gerekleri". Doğa ve doğasıyla arasına mesafe koyan üretim ilişkilerinin bireyi süreklediği koşullara Marx'ta bulabileceğiniz cevaplar dahilinde düşününce, Marx'taki insan doğasının inkarına dair bir sonuca varanın nasıl vardığını durup bir düşünebilirsiniz sanırım, açıkçası Geras'ın bu iddia sahiplerinden alıntıladığı bazı cümleler karşısında şaşırmak mümkün kitapta. Metnin okurca yoruma açık olduğu görüşünü ne kadar benimseyen bir duruşa sahipsiniz bilmiyorum ancak Marx'tan insan doğasının reddine dair bir sonuç şu yaşıma kadar okuduklarımdan ben hiç çıkarmadım.

İnsan doğasının reddi inkarının Marksizm için gidebileceği uçurumu siz düşünün. Teorinin varlık sebebi ya da ihtiyaç duyulduğu ya da yazılmasına sebep olan koşullar karşısında yapılan çıkarımın "insan doğası" üzerinden ilerleyen ve reddini Marx'a bağlayan bir tartışmayla sonuçlanmasının bir risk olduğunu düşünüyorum. Geras kitapta uzun tartışmalara giriyor ve bu tartışmaları olduğu gibi buraya aktarmanın ya da benim tekrar burada bir sinir kriziyle sonlanacak tartışmalara girmemin bir anlamı aslında yok. Zira neden böyle yazdığımı ya da kitabın yazılma sebebini okur görsün daha iyi olur. Okurlar sinir krizi geçirsin ya da sorgulasın daha iyi olur. Bu kitabı sanırım ikinci okuyuşum oldu. 

8 Nisan 2017 Cumartesi

Etienne Balibar "Marx'ın Felsefesi"

Yetiştiği Ecole Normale Superieure ve öğrencisi olduğu Louis Althusser dahilinde, haliyle aldığı etkileşim içinde olduğu çevre ve içinde yaşadığı dönemle beraber düşünüldüğünde Marksizm'in üzerindeki etkisini görmeye şaşırmadığımız düşünür Etienne Balibar'ın Marx'ın felsefesi ya da felsefe olmayan felsefesi üzerine yazdığı bir kitap Marx'ın Felsefesi.

Balibar'a göre Marx'ın teorik düşüncesinin konumlanışı, felsefeyle olan ilişkisine göre değerlendirildiğinde karşımıza şöyle bir sonuç çıkıyor - ki kendisi de kitabın başında bunu açıkça belirtiyor: Marx'ın felsefesi felsefeye bir alternatiftir hatta felsefe olmayandır. Daha da ileri giderek bunu bir anti-felsefe olarak ele alıyor Balibar. Fakat bunun önemi de şöyle vurguluyor, Marx'tan sonra felsefenin asla eskisi gibi olmadığını söylüyor. Elbette felsefe için Marx öncesinde birçok kırılma noktası/dönüşüm/değişim noktası yaşandığını belirtiyor ancak burada Marx'la yaşanan değişimin ağırlığının şiddetini, ayrı biçimde konumlandırıyor. Balibar'a göre Marx'ın felsefede yarattığı bu etki, felsefenin alanında, amaç ve sorunlarında yaşanan bir yer değiştirme şeklinde gerçekleşiyor. Haliyle ayırt edici özelliğin eşissizliği de buradan kaynaklanıyor.

Marx'taki kavramlar ve krizler üzerinden, Marx'ın metinlerinin zamanla yaşadığı dönüşümleri de vurgulayan Balibar, kopuşlar ve değişimleri de okura sunuyor.

Örneğin "kesintisiz devrim" yani sınıflı toplumdan sınıfsız topluma doğrudan geçişi temsil eden kavramdan kopuşta 1848'deki başarısızlığın gelmesinin, Fransız - Alman Savaşı ardından sınıf mücadelesinin başka çıkarlarca işgal edilmeye müsait bir yapıyı da barındırdığı şeklinde bir çıkarımla sonuçlanmasının etkilerinin yaşattığı değişimlere değiniyor.

"İdeolojik bilinç" üzerine Balibar yaptığı tartışmada bunu bir evrensellik imkansızlığı rüyası olarak ele alıyor. Soyut evrensellik olarak konumlandırılan bu ideolojik bilincin de etkin evrensellik karşısında yok olacağını vurgulayarak, ideolojinin gerçek tarihsel bilince dönüştüğü anda dışsal olanın tarihsel bilinç karşısında soyutlanmış bir evrensellik olduğundan sağ kalamayacağını ifade ediyor. 

Balibar, özellikle metinde Marx'taki "özne" kavramının yeniden ele alınışı üzerinde ısrarla duruyor zira Marx'taki öznenin üzerine yüklenen görev açısından teorisindeki yeri de düşünüldüğünde neden üzerinde böyle durduğunu anlamak mümkün. Balibar, Marx'ta öznenin kökten bir değişim yaşadığını belirtiyor. Burada Marx'taki dünya inşasında nesnelliğin bir öznenin eseri olmaktan çıkarılıp toplumsal dünyanın parçası olan bir öznelliğin doğuşu biçimde ele alınışı şeklinde geçtiğini düşünürsek, örneğin Marx'ın Feuerbach'taki öznenin konumundan koparak sonrasında Hegel üzerinden yaptığı tersine çevirme sonucu öznenin yaşadığı dönüşümle beraber Balibar'ın vurguladığı kırılmayı özne üzerinden görebiliriz.

Proletarya ve sınıf kavramlarının Marx'ta çoğu zaman içgüdüsel (!?) biçimde Marx'ı okumadan nasıl ve neden yapıldığını anlamadığım halde geliştirilen tanımlamalarına karşılık, Balibar'ın Marx'ta bu kavramların aslında nasıl ele alındığına dair girdiği ilginç tartışmalar mevcut kitapta. Toplumun bütününün kesinlikle yalıtılmış bir halde bulunmadığını ve aslında özgül bir sınıf kavramını olmadığını belirten Balibar, buna ek olarak tüm sınıfların ortadan kalkışının öncülü bir sınıf olmayan kavramının da bu sınıf kavramına aslında denk düşmediğini belirtiyor mesela. 

4 Nisan 2017 Salı

China Mieville "Elçilik Kenti"

China Mieville, Elçilik Kenti'nde önce dili, sonra anlamı, aslında baştan sona okuru allak bullak ediyor. En azından beni yine o hale getirdi diyebilirim. Zira anlam üzerine düşünürken ve anlamları kaybetmekten böyle korkarken, anlam olmaktan ya da Mieville'ın Elçilik Kenti'nde değindiği üzere "dil olmaktan" bahseden bir kurgunun üzerimde başka bir etki yaratması en azından benim için mümkün değildi.

Roman hakkında yazmaya devam etmeden önce (aslında yazmaya çalışmaya devam etmeden önce demek daha doğru olur) belirtmek isterim ki bu okuduğum zor bir Mieville romanıydı ve İngilizcesi'nden başladığım romanı Yordam Kitap'ın Yordam Edebiyat'ından çıkan çeviri ile tamamladım. 

Elçilik Kenti'ni başkarakter Avice Benner Cho'dan okuyoruz aslında. Arieka'da da geçen roman, Mieville'ın bürokrasiyi, politikayı, postmodernizmi, dili, anlam ve anlamın sınırlarını kendi garip kurgusu içinde benzersiz biçimde sunduğu bir roman halinde karşımıza çıkıyor. Öyle bir çıkıyor ki, anlamak için çaba harcadığınız bir kurguyu anlamaya başladıkça önce Derrida aklınıza gelmeye başlıyor, sonra Bas-Lag serisi'ndeki farklı "tür"leri anımsıyorsunuz ancak burada türler arasındaki ayrışmanın biçimsel olduğu kadar dil ile de bağlantılı olduğunu görüyorsunuz. Nasıl mı? Arieka'da farklı türlerin bir arada yaşamasının politik sınırları ve bağlayıcılıkları, antlaşmaları olduğu kadar bunun dil üzerinden daha doğrusu iletişimin farklı bir yönü üzerinden de ilerlediğini görüyorsunuz. Kitabı anlatmak o kadar zor geliyor ki şu an, Habermas fırlayıp müdahale etse ve iletişimsel eylemi Mieville kurgusu üzerinden anlatmaya kalksa hepimiz sürecin sonunda ya boş gözlerle tavana bakarız ya da aydınlanma yaşayıp "hmmm"larız gibi geliyor. 

Mekan kurgusunda da "garip kurgu"sunu konuşturan Mieville, kurguladığı şehirleri canlı bir hale sokuyor. Organik bir formdaki yapılar haline gelmiş yaşam alanlarından bahsediyoruz mesela Elçilik Kenti'nde. Öte yandan merkez - çevre arasındaki iletişimin de organik bağlar üzerinden kır - kent ayrımını kapsayacak şekilde kurgu içinde var olduğunu hala görmek mümkün. Örneğin farklı bölümlerde okurun denk gelebileceği üzere şehir merkezinin çevreye olan bağlılığının günümüz şehrinin çevrenin - mesela - tarım yapılan çevre ile olan ilişkisini kalıp olarak Mieville da kullanmış. Fakat müdahalesinin kurguyla bütünleştirdiği yer buradaki akışın organik bir mekanla bütünleşmiş olan organik kanallar aracılığıyla olması. Bir başka ilginç örnek de kapitalizmin birçok göstergesinin can çekişmekte olan ekonomilerde kendisini hala nasıl can çekişir halde göstermeye çalışıyor oluşuyla ilgili küçük küçük birçok örneğin Elçilik Kenti'nde karşımıza çıkması. 

Çok dağılıyor ve dağılmadan yazmam mümkün değil galiba.

Postmodernizmin yarattığı anlam krizi içinde anlam üzerindeki denetimin siyasi boyutu üzerinden giden politik hamlelerin kurgudaki ağırlığını hatta kurgunun iskeleti oluşunu görmemek mümkün değil. Yani ben böyle okudum. Madem Mieville anlamın böylesi bir hareketliliğinden bahsediyor, o zaman böyle devam edelim. Anlam üzerindeki denetimle sömürge oluşturma, denetleme, idare etme ya da istila etme gibi tüm hareketler kurgu içinde mevcut. Yazarın bunları dil üzerinden geliştirdiği ilginç bir sistemle okura sunması da bence Mieville'a yine hayran bırakan bir nokta olmuş. Anlam kontrolü ile kitleler üzerindeki denetimin sınırsızlığı, Mieville'ı postmodernist yapıyor mu yoksa romanı devasa bir postmodernizm eleştirisine mi götürüyor, bu da soru işareti olarak burada kalsın yoksa ben yazıyı uzatıp ne anlattığımı da unutup başka yerlere giderim.

China Mieville yaşayan en büyük yazarlardan biridir benim için. Hala okumayan, yazarla hala tanışmamış olan varsa lütfen gidip tanışsın ancak benim tavsiyem ilk okuyacağı kitabı Elçilik Kenti olmasın. Başka bir romanından başlasın. Bunu sonlara saklayıp. Bu kasırgayı sonlara saklayın.

17 Mart 2017 Cuma

Ernesto Laclau “Marksist Teoride İdeoloji ve Politika”

Laclau'nun kapitalizm, faşizm ve halkçılık konularında incelediği metinler üzerine yazdıklarından oluşan Marksist Teoride İdeoloji ve Politika, Latin Amerika kapitalist olduğu (ve aslında olageldiği) iddiasını savunan Andre Gunder Frank'in teorik iddialarına getirdiği eleştiriler ile başlıyor. Frank'in iddilarının, kapitalizm ve feodalizm üzerine şekillenen iddialar olmasına rağmen üretim ilişkilerini göz ardı ederek ilerliyor olması, Laclau'nun ilk karşı çıktığı nokta oluyor. Şöyle ki, taraflı bir bakış açısıyla iddialarını oluşturuyor olmasının, Latin Amerika tarihine bakışında metodolojik bir hile olduğunu bile düşündürtüyor okura. Zira inşacı bir yöntemin etkisini Laclau da vurguluyor (Marksist bakıştan üretim ilişkilerini çıkartma girişimi olarak da görülebilir Frank'in yaptığı) ve okurken üretim ilişkilerini görmezden gelen bir kapitalizm analizinin varlığı herkes için şaşırtıcı oluyor. Bu da Laclau'nun Frank'in kapitalizm tanımını yapamıyor olduğu sonucuna götürüyor.
Faşizm ve ideoloji konusunda Nicos Poulantzas'ın "Faşizm ve Diktatörülük" adlı çalışması üzerinden metne devam eden Laclau, faşizmin farklı bakışlarca tanımlarına yer veriyor. Katolik liberal bakışın faşizmin aşırılıklar sonucu düzeni yiten nesnedeki bozulma olduğu kabulüne karşılık örneğin faşizme karşı getirilen psikolojik açıklamalara da değiniyor. Bu noktada makineleşme vurgusu karşımıza çıkıyor. Mekanik - mistik yaşam anlayışının otoriter toplumdaki insan davranışının faşizme gideceği kabülünü benimseyen görüşe yer veriyor. Haliyle akla Marx'ın yabancılaşmasının gelmesi mümkün oluyor zira Laclau'nın hemen ardından değindiği isim Erich Fromm. Fromm'un insanın ya kendisiyle uyum içinde olacağı ya da kendisinden yukarıdaki otoriteye körcesine bağlanacağı ve güvenlik arzusu yolunda özgürlüğünü yitirmesiyle sonlanacak olan faşizm. Psikolojik olan açıklamalarda faşizmin insanın doğayla arasındaki yaratıcı emekten kopmasıyla oluşacağını düşünmek böylece mümkün oluyor. Zira özgürlüğünü da bu yaratıcılığıyla elde edeceğini düşünürsek, makineleşmeyle beraber yitirdiği "şey", insanı faşizmin sunduğu "güven"e(!) sürüklüyor diyebiliriz.
Poulantzas, faşizmi kapitalizmin emperyalist aşamasına ait olarak görüyor. Bu yüzden de faşizmi bağladığı yer yalnız ekonomik bir nokta olmuyor; kapitalizmin ifade biçiminin faşizm olduğunu belirtiyor. Poulantzas'ın faşizm üzerine tezlerine yer vermeye devam eden metinde, faşizmin yükselişi ve güçlenmesi sırasında yaşanan sınıflar arası çelişkilerin keskinleşmesine de değiniyor Laclau. Burada, gücün biriktiği yer olarak ise tekelci sermayeye işaret ediyor. Faşizmin köylü değil kentsel bir yapıda olduğu, küçük burjuvanın faşizmin güçlenmesinde ana önemde olduğunu ancak faşizmin kesinlikle tekelci sermayenin bir icadı olmadığını vurgulayan metin, bu arada bertaraf edilen tarafın ise işçi sınıfı olduğunu belirtiyor.
Laclau, popülizm ve sınıf konusunda, her iki kavramın da kullanılırken dahil edeceği ve dışlayacağı içerik üzerinden yaşanan sorunlara çözüm önerilerini sunuyor. Bu yüzden, örneğin sınıfların yapısının artık indirgemeci yöntemle ele alınmasının mümkün olmadığını söylüyor. Burada ekonomik indirgemeci sınıf anlayışının işlerliğinin yetersizliğini görmek mümkün. Bu yüzden sınıfları ideolojik ve politik seviyelerinin sınıf tanımını indirgemeci bakıştan kurtarması ihtiyacını dile getiriyor. İdeolojik bir sınıf karakterinin eklemleştiği unsurlardan bağımsız oluşamayacağına değiniyor. Bu yüzden de eklemleşmeyi gözardı etmeyerek, sınıf-dışındaki içeriklerin de sınıfa dahil edilmesini söylüyor. Sınıfların hegemonya alanları içindeki bir mücadele alanında böyle varolabileceğini ifade ediyor.
Laclau, halk ve sınıflar arasındaki diyalektik ilişkinin işlevsel yönüne işaret ediyor. Sınıfların hegemonyalarında halkı birleştirme ihtiyaçlarının zorunluluğunun altını çizerek, güç bloğu karşısında işlevsel olacak tek form olarak da böylece popülizme işaret ediyor.

7 Mart 2017 Salı

David Harvey "Sosyal Adalet ve Şehir"

Bu haftaki ikinci David Harvey kitabı olsun Sosyal Adalet ve Şehir. 

Dört bir yandan talan edilmekte olan kentte Harvey, sosyal adaletin mümkün olabileceğine inancını metnin tamamına yansıtıyor. Bunu başta belirtmekte fayda var, zira zaman zaman farklı bölümlerde karamsar bir tablonun okurun gözünde oluşması mümkün. Bu noktada aslında ilk hatırlanması gereken Harvey'nin bir Marksist oluşu ve mekanın, Marksizm ile giriştiği ortaklıktan sunduğu çözümün kent için anahtar önemde olması.

Dediğim gibi, umutlarınızı bir kenara bırakmadan ve kentin sıkıştığı adaletsizliğin karşısında hala adil bir dağıtımın mümkün olduğunu, adil bir yaşamın, kent planlamasının, hayatın mümkün olduğunu ve kamusal alanın ifade için, hareket için nasıl bir önem teşkil ettiğini asla unutmadan okumakta fayda var. Başka bir okumanın, okuma olarak işlevsiz olacağı ise kesin.

Kapitalizmin kenti kendi çıkarları için eğip bükmesi, planlaması, yönetmesi, şekillendirmesi, yıkması, geri kazanma adına geri kazanmamak üzere bir kısmını hayattan söküp atması gibi gerçekleri vurgulayan Harvey, kent yapısı içerisindeki güç dağılımın bu noktada nasıl bir merkez - çevre yarattığını da gösteriyor. Kentin merkezinden çevreye yayılanın bir yandan gücün nereden nereye kimi yığmak - yerleştirmek istediğinin de planlamasını içerdiğini ifade eden Harvey, bu adaletsiz düzen içerisinde etken olanın güç, edilgen konumda olanın ise kurban, bizim kente bakıp gördüğümüz haliyle en net biçimde ifade etmek gerekirse yoksullar olduğunu söylüyor.

Kent içerisinde planlamanın toplumsal yapıyı ve ilişkileri doğrudan etkilemesi üzerinde özellikle durarak planlamanın bir mühendislik sıkıntısından ziyade sosyolojik boyutuna değinen Harvey, insan ilişkilerinin yaşadığını dönüşüme dikkat çekiyor. Kent planlamasının imkanlara erişim hususunda her daim bir sorun ya da sıkıntı yaratacaksa bunun yoksul için ortaya çıktığını söylüyor. Öyle ki, eğitim ya da sağlık hizmetleri gibi temel hizmetlere dahi ulaşmakta zorluk çeken toplulukların, bireylerin, kentsel planlamanın kurbanı olarak adil bir düzenlemeden yoksun kalmaları sonucunda mekansal anlamda hayatlarında oluşan mesafe kadar oluşan psikolojik mesafenin varlığına da yine dikkat çekiyor. İnsanlar arası ilişkilerin sınırlandırılması, tasarlanması, belirlenmesi ya da genişletilmesi noktasında planlamanın nasıl sinsi bir işlevi olabileceğini vurgulayarak, kentsel adil dağıtımın, insan faktörü gözardı edildiğinde yaratabileceği sorunları okura sunuyor.

Kentin egemen olan gücün elinde nasıl bir araca, sermayenin nasıl bir aracına dönüşebileceğini, adil bir dağıtımın olmadığı bu düzen içerisinden çıkış yolunu da sunarak irdeleyen Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir'de her şeyin hala düzeltilebileceğini ve bunun da yine kent içerisinde yapılabileceğinin altını ısrarla çiziyor. 

2 Mart 2017 Perşembe

David Harvey "Asi Şehirler"

David Harvey, Sermayenin Mekanları adlı çalışmasında Marx'ın çalışmalarında sermaye birikiminin özgün coğrafi yapılar yarattığını ortaya koyduğunu belirtmektedir. Harvey, Marx'ın bu konumsal analizlerinin birikim teorisi ve emperyalizm teorisi arasında önemli bir bağ olduğunu söylemektedir. Çünkü sürekli genişleme ve kendisini garantileme ihtiyacı duyan bir üretim ilişkileri içerisinde, gelişen ulaşım ilişkileri ve açıldığı yeni pazarlar ile kapitalizm, kendisine coğrafi olarak birikimi için yeni alanlar da açabilmektedir. Gelişen ulaşım ve iletişim imkanları ile beraber sermayenin birikimi için birçok yeni alanın açılması mümkün hale gelmektedir. Kapitalizm için malın dolaşım süresindeki kısalma da birikim sürecini güçlendirecek bir nokta olduğu için, günümüzün gelişen teknolojisi ile sermayenin birikim süreci yeni coğrafi konumlarda gittikçe daha hızlı ve kolay yayılır hale gelmiştir. Merkez ve çevre arasındaki ilişki yoğunlaşmaya başlamış, büyük kentsel merkezlerde gözlemlenen yığılmalar üretimin yoğunlaştığı noktalarda artmaya başlamıştır.
Harvey'ye göre şehirler bir artı ürünün toplumsal ve coğrafi olarak yoğunlaşmasından doğmuştur. Bu yüzden de kentleşme daima sınıfsal bir olgudur çünkü artı ürünün nasıl kullanılacağının denetimi de daima küçük bir grubun elinde olmuştur. Üretim ilişkilerinden bağımsız biçimde kente yaklaşmadığı için Harvey'in gözünden ilerlendiğinde de kente bakıldığında, kapitalist üretimin zamanla aldığı yol ve dünya nüfusunun kentleşmesi grafiği açısından bir paralellik görülebilmektedir.

Harvey, kentsel dönüşüm konusuna da değinmektedir. Kentsel dönüşüm aracılığıyla sermayenin çıkarlarına hizmet edildiğini belirten Harvey, bu konuda Engels'in Kent Sorunu adlı çalışmasına da değinmektedir. Engels'in bu çalışmada vurgu yaptığı nokta, şehirdeki çarpık yapılaşma sorunun çözülmek yerine adeta burjuvanın göz zevki için bir yerden başka bir yere taşınmasıdır. Varoşların ya da rezil sokakların ortaya çıkmasını yaratan iktisadi düzenin, sorunu düzeltmek yerine sorunu başka bir yerde var olmaya devam etmek üzere şehrin başka bir yerine taşıması üzerine Engels'in sert eleştiriler yönelttiği bölüme Harvey değiniyor. Harvey, yaratıcı yıkım yöntemiyle ilerleyen kentsel dönüşüm süreçlerinden en çok ve ilk etkilenen kesimin her zaman yoksullar olduğuna dikkat çekmektedir.

Bu noktada Engels ile Harvey'in aynı pencereden baktıklarını görmek de mümkün olmaktadır. Her ikisi de sermayenin çıkarları için atılan adımların altında ezilenlerin yoksullar olduğunu ve adımların hiçbirinin aslında kent için ya da kentin yoksulları için yapılmadığının vurgusunu yapmaktadır.

Harvey bu süreci şöyle özetlemektedir; "mülksüzleştirme ve yerinden etme süreci, kapitalist kentsel süreçlerin çekirdeğini oluşturur. Sermayenin kentsel yenilenme aracılığıyla soğurulmasının aksetmesidir bu." Çünkü şehir hakkı, kısıtlı bir alana sıkışmış biçimdedir ve bu alanda söz sahibi olanlar Harvey'ye göre şehri kendi ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda şekillendirme gücüne sahip olan küçük bir siyasi ve iktisadi elittir (Harvey, 2015:67). Bu da sermayenin yeniden üretimi sırasında kentleşmesi ile ilgilidir. Sermaye, çeşitli şekillerde kentleşme sürecinden geçer. Buradaki varsayım ise, kapitalist sınıf güçlerinin kentleşmeye hakim olma kapasitesinin artması durumudur. Bunun gerçekleştiği durumlarda artık sermayedar sınıf yalnızca devlet aygıtları üzerinde değil, artık nüfus üzerinde de hakimiyet kurabilir haldedir. Böyle bir egemenliği elde etmek ise hiç kolay değildir, diye belirtmektedir Harvey. Tam da bu yüzden şehir ve onu meydana getiren kentsel süreçler bu nedenle toplumsal ve sınıfsal mücadelelerin başlıca sahasını oluşturmaktadır.

Harvey, son zamanlarda kentin egemen sınıfın çıkarlarına daha doğrusu kapitalistlerin çıkarlarına uygun biçimde yeni kentsel süreçlerden geçtiğini vurgulamaktadır. Bu süreçler de kendi toplumsal ilişki biçimlerini geliştirmektedirler. Örneğin, üst gelir sınıfına ait insanlar kendilerine kentin varoşlarından ve karmaşasından uzak biçimde, daha sakin, daha güvenli ve daha "yaşanılabilir" alanlarda yaşam alanları oluşturmakta ve kendilerini buralarda adeta yalıtmaktadırlar. Bir yandan kendilerine denetimli giriş çıkışları olan bu tip yalıtılmış alanlar oluştururken, bir yandan da bu alanlarını bir şekilde "köy"lere benzetecek şekilde reklamlarını da yapmaktadırlar. Harvey bunu züppece bulmaktadır, ben yanlış bir çıkarımda bulunmuyorsam kitaptan. Eğer Harvey'den bunu yanlış anlıyorsam, kendi fikrim olarak bunun yine de züppece olduğunu belirtmek isterim, o ayrı.

Harvey, kamusal ve özel mekan ayrımına da değinmektedir. Kentleşme tarihi boyunca kamusal mekanların ve kamu yararının sağlanmasının, ister devlet ister özel şirketler eliyle olsun kapitalizm için vazgeçilmez olduğunu belirtmektedir. Çünkü şehirlerin sınıfsal çatışmalara ev sahipliği yapmasıyla doğru orantılı olarak kent yönetimlerinin kentlileşmiş işçi sınıfına kamusal mal ve hizmet temin etmesinin mecbur kalmasının arttığını ifade etmektedir Harvey. Bu noktada Harvey, bu hizmetlerden faydalanmanın, ortak bir siyasal hareketlilik gerektirdiğinin de altını çizmektedir.

Örneğin sokaktaki hareketler gibi. Çünkü sokak, tarihte pek çok kez toplumsal hareketler aracılığıyla devrimci hareketlerin ortak alanlarına dönüştürüldüğü gibi, kanlı bastırma harekatlarına da sahne olmuş kamusal bir mekandır. Kamusal mekanın üretiminin, bu mekana ve kamusal hizmetlere erişiminin ne yoldan, kim tarafından ve kimin çıkarları doğrultusunda denetleneceğine dair bir mücadele ise her zaman vardır.
Kentteki ortak alana dair Harvey, ortak alanın bir meta olmasa bile her zaman ticaret için bir zemin sağlayabilecek konumda oluşuna da değinmektedir. Örneğin bir şehrin atmosferi ve cazibesi, şehirde yaşayanlar tarafından ortak olarak üretilen bir şeydir. Fakat turistik ticaret bu ortak alandan kendisine pay çıkararak rant elde edebilmektedir. Çünkü bireylerin ve toplumsal grupların gündelik faaliyetleri ve mücadeleleri şehrin toplumsal hayatını yaratmaktadır. Böylelikle de herkesin içinde yaşayabileceği müşterek bir çerçeve meydana gelmektedir. Bu çerçeve de kültürel açıdan yaratıcı bir yöne sahiptir. Aşırı kullanım ile tahrip edilemeyecek olan bu yön, aşırı istismar edildiğinde ise niteliğini yitirme tehlikesi ile karşılaşabilmektedir. Örneğin; trafik yüzünden kilitlenen caddeleriyle trafik sorununa boğulan cazibe merkezi bir kent, gibi.
Kapitalist kentleşmenin toplumsal, siyasal, yaşamaya elverişli bir müşterek alan olan şehri sürekli tahrip ettiğini vurgulayan Harvey, kentleşmenin kentsel bir ortak alanın hiç durmadan üretilmesi ve özel çıkarların buna hiç durmadan el koyması ve bunu yok etmesi süreci olduğunu belirtmektedir. Bazı durumlarda bir şehrin başarıyla bir markaya dönüştürülmesi için akıllardaki o marka imajına uymayan herkesin ve her şeyin ise adeta ihraç edilmesinin ve kökünün kazınmasının gerekliliğinin de olduğu bir düzenin varlığının da altını çizmektedir.
David Harvey, kentin kapitalizmle mücadele bağlamında nasıl örgütlenmesi gerektiğini konusunda net bir şey söylememekle beraber tüm metinlerinde aslında açıkça ifade etmektedir ki bu, antikapitalist bir örgütlenme biçimi olacaktır. Kitabın son bölümlerinde kentsel örgütlenmenin kapitalist bürokrasi çerçevesine hapsedildiğini vurgulayan Harvey, bunun antikapitalist bir siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmadığını belirtmektedir. Öte yandan, aslında Harvey umutsuz değildir. Kent konusundaki tespitlerinin tamamı örgütlenmenin mekanla olan ilişkisi içerisinde çaresiz kalmadığını göstermektedir. Bir yanda kent içerisindeki rantın gerek emlakçılar gerek bürokrasi gerek siyaset ile sarıldığı hali tasvir ederken, öte yandan mekanın kullanımın kentsel devrim için aslında umutsuz bir tablo çizmediğini yakın dönem kentsel hareketler üzerinden de örnekleyerek anlatmaktadır. İdarenin kapitalist oluşunun karşısında antikapitalist hareket sahasının da yine kent içerisinde mevcut olduğunu ifade etmektedir Harvey. 

23 Şubat 2017 Perşembe

Henning Mankell "The White Lioness"

The White Lioness, Henning Mankell'in Wallander serisinin üçüncü kitabı. Ancak benim seriden okuduğum son kitap oldu, böylece seriden okumadığım kitap kalmamış oldu. Neden çok sevdiğim bu yazarın ölümü sonrasına kadar elimde kitap sakladım derseniz, okursam seri bitecekti çünkü. Elimde başka Wallander kitabı kalmayacaktı. Sonunda, maalesef yazar ölünce, ölümünden önce Wallander serisini de tamamlayınca, artık okuyayım dedim. 

Kitabın Türkçe baskısı eskiden mevcuttu ancak tekrar basılmadı bildiğim kadarıyla. E-kitap olarak İngilizcesi'ni edinmek mümkün. Merak edip okumak isteyen olursa. Bildiğim kadarıyla bazı sahaflarda ya da sitelerde kitaptan tek tük mevcut ve fiyatı açıkçası bence çok yüksek. Size kalmış edinip edinmemek tabi.

Kitaba dönersek. Serideki en farklı kitap. Kitabın odak noktası bu sefer Wallander ve bir cinayet değil bence. Bu kitap tamamen politika, ırkçılık ve yakın dönem Avrupa siyasi hareketleriyle Afrika'nın yine yakın dönemde yaşadıklarıyla dolu. Zira okurken karşınıza Stasi'den KGB'ye, Mandela'ya birçok isim çıkıyor; ırkçılıkla mücadeleden tutun hayatta kalma mücadelesine, kin ve intikam duygusunun sömürülmesinden tutun da bir ülkenin sömürülmesine kadar politik birçok hamlenin hem makro boyutta hem de bireysel olarak kitapta karşılaşılan karakterler üzerinden nasıl etkiler yarattığına tanık olabiliyorsunuz. Bu noktada romandaki Afrika ağırlığına Mankell üzerinden dikkat de çekmek gerek ayrıca, kendisi hakkında, kendisinin de kitabın sonunda değindiği ve iki farklı kitabından da değindiği üzere Mankell'in hayatında Afrika'nın bir yeri var.

Farklı iki kültürün bir yandan İsveç ve Afrika üzerinden ve karakterlerin hayatlarındaki sembolleri kullanma, dahil etme/etmemeleri üzerinden de değerlendiren kısa anlara yer veren yazar, Afrika'daki kültürün Avrupa'nın kültürüyle ne kadar zıt olduğunu ilk başta iklimden alıyor, sonra bağladığı yer kökenlere ve köklere işleyen ruhsal süreçlere yayıyor. Anlam aktarımı konusunda İsveçli ve Afrikalı karakterin arasında geçen bir anı okursanız umarım fark edersiniz. Sembollerin kültürle olan bağının kültür dışına çıktığında nasıl bir anlamsızlık ve kaos içinde kaldığını, iki kişi arasındaki iletişimsizlik örneğinde yazar çok güzel örneklemiş. Buna rağmen karakterler arasında bir şekilde kurulabilen bağı göstermesi, yazarın her daim, her kitabında, en ufak bir karakterini dahi okura yabancılaştırmadan sunabilmesinin de yine tekrar eden bir örneği olmuş.

Polisiye bir romandan bahsederken olay akışından bahsetmiyorum genelde. Bunun yerine kısaca bir şeylerden bahsetmeye çalıştım, ne derece anlatabildim, çok sınırlı bir yerinden konuya girdim biliyorum. Ancak The White Lioness tek kelimeyle politik bir roman ve yazıldığı dönemi de düşünürsek, Sovyetler sonrası Avrupa ve Afrika'nın o dönemki hareketleri bağlamında okunursa, Wallander serisinin sadece bir polisiye seri olmadığının altını tekrar çizecek bir kitap olduğu kesin. 

22 Şubat 2017 Çarşamba

Stephen Hawking & Leonard Mlodinow "Büyük Tasarım"

Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow, klasik bilimin, ömrünü genellenebilir tek bir yasaya ulaşmaya adamış pozitivistlerin kemiklerinin tamamını binlerce kez her bir satırında sızlattıkları Büyük Tasarım'da ".... bütün fizik yasalarını içeren derli toplu bir paket keşfetme arzumuzu tatmin etmeyebilir; ama görünen o ki doğanın yolu bu" diyorlar doğanın görünür yasalarının keşfedilebilir kesin bir yanı olmadığı çıkarımını yaptıkları metinde.

Çağdaş bilimin klasik bilimden yarıştığı noktaları açıklayarak girişini yaptıkları Büyük Tasarım'da öncelikle insanların ilk dönemlerde varoluşlarını ve aradıkları cevapları "nerelerde" aradıklarına kısaca değiniyorlar. Klasik bilimden ayrıştıkları noktalarda ise klasik bilimin evrensel yasaya ulaşma arzusu yerine belirlenmiş ve gözlemlenmiş olanı kullanarak ilerleme yolunu seçtiklerini belirtiyorlar. Bu noktada yöntem olarak uzaklaşmadıkları yöntemin aslında deneysel yöntem olduğunu da belirtmekte fayda var. Hatta deneysel yönteme pozitivistlerin getirdiğini neden - sonuç ilişkisinin kesin olarak saptanamayacağı ancak bu nedenselliği kabul etmekten başka çare olmadığı görüşüne de yer veriyorlar. Buradan devam ettikleri nokta ise modele dayalı gerçeklik. Bahsettiğimiz deneysel yöntemdeki sorunu gözardı ederek ilerleme yolu da burada karşımıza çıkıyor zira modele dayalı gerçeklikte yazarlar önemli olanın modelin gerçek olup olmadığının sorgulanmasının değil, gözlemle uyuşup uyuşmaması olduğunu söylüyor. Tüm bunları neden anlattım? Bu şekilde, atomaltı parçacıklarla çalışabilmek mümkün olabiliyor veya modele dayalı gerçeklik ile dünyanın oluşumu üzerine çalışılabiliyor. 

Einstein'in uzay ve zamanı uzay-zaman biçimde ele almasıyla zamana yaklaşımın değişimini ele alan yazarlar, kuantum fiziğine ve klasik bilime göre zamanda "şimdi"nin ve geçmişin ele alınışını da metinde inceliyor. Öncelikle geçmişi gözlemenin aslında mümkün oluşundan ziyade çıkarım üzerinden ilerlediğine ve buna imkan verenin de klasik yaklaşım çerçevesinde Newton yasaları olduğuna değiniyorlar. Bunun da insanın sezgisel anlayışının geçmişle olan tutarlılığı ile ilgili olduğunu belirtebiliriz. Bir örnek vermek gerekirse; bir odaya girdiğinizde elinde yarısı dolu bir kahve bardağı olan, üzerindeki tişörtte de kahve lekesi olan bir insan görürseniz siz odaya girmeden önceki zaman diliminde o bardaktaki kahvenin bir kısmının kişinin üzerine döküldüğüne dair sezgisel bir çıkarım yaparsınız. Yazarlar bu sezgisel çıkarıma karşılık olarak kuantum fiziğinin ise şimdinin gözlemiyle elde edilen veri ne kadar kesin olursa olsun geçmişe dair asla kesin bir kanıt sunamayacağını vurguluyor. Zira geçmiş, gözlemlenmemiş bir durumdadır. Tıpkı gözlemlenmemiş haldeki gelecek gibi. Bu da, kuantum fiziğinin önümüze açtığı olasılıklar penceresinin ne denli geniş olduğunu gösteriyor; geçmiş ve gelecek sonsuz olasılıklarla doludur. Geçmişin ve geleceğin tek bir geçmişi ya da geleceği yoktur. 

Olası evrenler ve genişleyen evrenler konularına da değinen yazarlar, bazı geçmişlerin diğerlerine göre daha olası olduğunu belirtiyor. Bunun yönteminin de şimdiden geriye gidilmesi olduğunu ifade ediyor. Şöyle ki, en sonunda varılan noktadaki tek bir geçmiş, tüm toplama egemen hale gelecek bir zaman toplamı gibidir. Ancak şu an için de her bir öncesi için de farklı geçmişler olacaktır.

Ancak elimizdeki metin öyle bir yere bağlanıyor ki. Hiçbir neden sonuç ilişkisi kurma çabasının sonuca bağlanamayabileceğini düşünmeye tahammül edebilecekseniz okuyun. Genel yasaya ulaşma çabalarının her ne kadar klasik bilimin ilk dönemleri sonrasında gelen adımlarca binlerce kez eleştirilmesine rağmen Hawking ve Mlodinow aslında çok genel bir konuda çok sert bir şey söylüyor. Şu an özellikle sosyal bilimlerde böyle bir metnin reddettiği örneğin "gerçek bakanın gözündedir" gibi kabuller mevcut olsa da aslında bir yasaya ulaşma çabası yerine "bak ve gördüğünle yetin" gibi bir çıkarımla bile yetinmek zorunda da kalabilirsiniz. Binlerce olasılık içinde birine savrulmuşsunuz ve size bu denk gelmiş.

27 Kasım 2016 Pazar

Immanuel Wallerstein “Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık”

Wallerstein birikmiş zenginlik anlamına gelen sermayenin ana ögesi olduğu kapitalizmi tarihsel bir toplumsal sistem olarak belirtip, bu sistemin ayırt edici özelliği olarak sermayenin kendisini büyütmesi amacıyla bu sisteme dahil olmasının onun özel bir yönü olduğunu vurguluyor. Zita daha önceki toplumsal sistemlerde sermaye karşımıza yeterince metalaştırılmamış bir biçimde çıkmaktadır ve bu noktadaki ayrışma ile kapitalizm, takas yöntemi haricinde birçok farklı yolla kendisini genişleten bir metalaşma süreci izlemiştir. Takiben doğurduğu sonuç ise toplumsal süreçlerin metalaşmasının ötesinde, tüm üretim süreçleri oluşan metalaşma sürecinin parçası haline getirerek kendi içerisinde bir meta zinciri haline getirmesi olmuştur. Yazarın metin boyunca karşı çıktığı bir noktayı da belirmekte fayda var: Wallerstein bazı savunucularının aksine kapitalizmin doğal bir sistem olmadığını, hatta açıkça saçma bir sistem olduğunu, sermayenin sermaye üretmek için var oluşu ile açıklıyor.
Kapitalizmin beraberinde getirdiği ve diğer toplumsal sistemlerden onu farklılaştıran bir nokta olarak Wallerstein, işbölümü ve emeğin değerlendirilmesi arasında kurumsallaşan cinsiyetçi bir ayrımın varlığına dikkat çekiyor. Bu durumun doğal sonucu olarak kamusal – özel alandaki cinsiyetçi ayrımın beslenmesi ve düzenin kendi denetimi ve sürekliliğinin garantileme yolu kapsamında kadının “ev kadını” ve erkeğin “ekmek parası kazanan” olarak konumlandırılması karşımıza çıkıyor. Cinsiyetçi ayrım üzerinden ilerleyen ücretli emek sömürüsünün hem yarattığı hem de muhtaç olduğu bu durum, işgücü piyasasında etkin olan ve olmayan arasındaki ayrımda cinsiyeti keskin bir çizgi haline getiriyor.
Wallerstein’ın kapitalist sistemin uzun süredir varlığını devam ettiren bir toplumsal sistem olmasına rağmen proleterleşmiş işçilerin oranının yüzde elliye bile ulaşamadığını belirtmesi önemli bir nokta. En düşük ücret eşiği olarak belirttiği ve proleter hanenin yine kapitalist sistem içerisinde sömürülmek için sistem tarafından “hayatta tutulmasının”, yeniden üretimin sürekliliği için en temel ihtiyaçlarını karşılayabilir halde ücretlendirilmesi şeklinde özetlenebilir. Yazar bu durumu, gelirini “en düşük ücret” üzerine çıkarmak isteyen işçinin, başka bir ücretli işte yine en düşük işe razı gelerek, kapitalizmin maliyet düşürme ve kar marjını artırma amacı doğrultusunda yine başka bir ücretli emek sömürüsünün kurbanı oluşu ile de bağlantılı olarak ele alıyor. Bağlantılı olarak vurguladığı bir diğer nokta ise kapitalist sistemin kendisine sürekli yeni alanlar açtığı dünya ekonomisinde, kapsamına giren her yeni bölgenin “dünya sisteminin ücret düzeyi hiyerarşisinde en altta yer alan reel ücret düzeylerini” peşinden sürüklemesi, sömürge devletlerinin proleterleşmemiş işgücünü yarı – proleterleşmiş seviyede sömürmesi oluyor. Çünkü yayıldığı alanda maksimum kar elde etmek için en düşük ücret düzeyinde işçinin yaratılması, sermayenin birikimini kolaylaştırmaktadır.
Sistem içi bir çelişki olarak bir yandan emekçinin karşısında her zaman sermayenin artması için sınıf dayanışmasına girmiş sermayedarlar olmasına rağmen, kendi içlerinde de daha fazlası için bir rekabet içinde oluşuna işaret ediyor Wallerstein. İlgili olarak, sermayedar ve devlet mekanizmasının işçilerin hayatlarına, “daha fazlası için” müdahale etmesinin yoğunlaşmasını da ekleyebiliriz.
Sistem karşıtı hareketlerinde de evrenselcilik çelişkisi yaşadığını vurgulayan Wallerstein, evrenselciliği de tarihsel kapitalizmin yarattığı bir ideoloji olarak görüyor. Bu yüzden, sistem karşıtı hareketlerin Aydınlanma’nın ideolojisine büründüğü ve kendisini evrensel olarak tanımladığı an tuzağa düşmüş olduğunu söylüyor. Aynı şekilde ilerleme fikrini de eleştiren yazar, ilerlemenin sosyalizme haklılık kazandırdığı kadar kapitalizme de haklılık kazandırdığını belirtiyor. Ancak Wallerstein bu noktada ilerlemenin kaçınılmaz olmadığını ekleyerek, kapitalizmin ilerlemeyi kesinlikle temsil etmediğini ifade ediyor.
Kapitalist sistemin beraberinde getirdiği eşitsiz biçimde dağılmış olan refaha değinen yazar, uçurumun gittikçe arttığı bu eşitsizlik içerisinde payı daha yüksek almış olanın ise tarihin daha önceki dönemlerinde elde etme şansı bulamayacağı bir paya sahip olduğunu belirtiyor. Bunu bir kapitalizm övgüsü olarak görmemek lazım çünkü Wallerstein, bireyin ve toplumun korunmasına yönelik girişimleri de kapsayan bu sistemin öte yandan yarattığı çevresel değişiklikler ile oluşturduğu yıkıma da işaret ediyor. Ozon tabakasına verilen zarar, doğal kaynakların yağmalanması gibi… Daha uzun yaşamak mümkün ancak yaşlı olmanın işgücü piyasasından itilme sorununu doğurması, yaşlıların dezavantajlı gruplar olarak oluşmaya başlaması buna örnek olarak gösterilebilir. Bunun haricinde iç savaşları da kapitalist sistemin bir ürünü olarak gören Wallerstein, iç savaşları işgücünün etnikleştirilmesi ve kapitalizmin yayılmacılığıyla beraber ilerleyen süreç kapsamında değerlendiriyor.
Evrenselcilik ve demokrasi kavramlarını sunar gibi görünen ancak insan hakları ihlallerinin de nereden bakılsa görülebilir olduğu Wallerstein’ın değindiği bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bu kavramları kapitalizm adeta hediye eder gibi sunmaktadır. Dünya sistemleri içerisinde de aralarında uçurum bulunan insan hakları konusunu güçlü devlet – sömürge devlet çerçevesinde de görmek mümkün.
Değişimin tarihsel olarak gelecek olduğunu belirten Wallerstein, kitabın son satırlarında değişimin gerçekleşeceği yönün ihtimallerini gösteriyor.

21 Kasım 2016 Pazartesi

Scarlett Thomas "Bright Young Things"

Scarlett Thomas yeni bir kitap yazmadan eski kitaplarından okumamak gibi bir karar almıştım, böylece sürekli yeni ve okunmamış bi Thomas kitabı stokta bulunabilir halde olacaktı. İyi ki de öyle yapmışım. 

Romanın konusundan kısaca bahsedip geçmeyi düşünüyorum çünkü aslında anlatılacak olan olaydan, hatta kurgudaki gayet sıra dışı sayılabilecek olaylardan daha başka bir şey olmalı bu yazıda. Pek beceremeyebilirim tabi.

Bright Young Things, Scarlatt Thomas'ın ilk baskısı 2001 yılında yapılan bir romanı. Hikaye, öncelikle kitaptaki her bir karakterin kısaca anlatıldığı ayrı bölümler ile başlıyor. Bu kısaca anlatılma hali ise aslında karakterlerin kim olduğunu net biçimde ortaya koyacak birçok detayı içeriyor. Üç kadın ve üç erkek karakterin yolları ise, Bright Young Things "aranıyor" ilanına başvurdukları an kesişiyor. Gizemli bir ilanın peşinden iş görüşmesine giden karakterler, en son bekleme salonunda beklerken, bir sonraki anda kendilerini ıssız bir adada buluyor. Nasıl getirildikleri, kim tarafından ve ne amaçla getirildikleri soruları kafalarını kurcalar, hatta bu sorular onları delirtirken, bir yandan da kendilerini ve birbirlerini tanımaya başlayıp, adanın ıssızlığında sunulan kaçış içinde kendilerine güvenli bir alan yaratmaya çalışıyorlar.

Bu noktada, yazarın postmodern toplumların analizini öyle güzel örneklerle sunuyor ki, karaktelerin kendi aralarındaki bir konuşmada ya da bir oyunun gidişatında kültür emperyalizminden tutun da X kuşağının itiraflarına, tüketim toplumunun doyumsuz ve mutsuz bireylerine kadar birçok örneği görmek mümkün oluyor. 20'li yaşlarının başında olan karakterler üzerinden bir yanda dehayı gösterirken bir yanda içlerinde yaşadıkları toplumun kendileriyle birleşen ya da çelişen yönlerine karşı geliştirdikleri tavırları (hatta küresel dünyada bunu dünyaya karşı geliştirdikleri tavırlara dönüşüyor bunlar) yansıtıyor. 

Scarlett Thomas'ın romanlarında genelde hissettiğim mekanın değişmesi ya da zihnin karakterin ya da karakterlerin "başka bir yere gitmesi" ile başlayan değişim/dönüşüm/aydınlanma/keşfediş anları bu romanda yine karşıma çıktı. Mekanın olağan ve olağan-dışının, aslında kendi kurgusunun başladığı yere doğru çekmesi de Thomas'ın sürekli kullandığı bir yöntem sanırım. Ki ben çok beğeniyorum. Mekanı böyle kullanıyor olması, zaten elindeki olayın ilginçliği ve derlediği malzemelerin çeşitliliği ile kurguyu daha ilgi çekici bir hale sokuyor bence. Bright Young Things'te de önce ve sonra ayırımını adadan önce ve sonra olarak ele almak mümkün oluyor bu durumda.

Romanda yazar yine kendisine has ve aslında kendisinin "ne kadar sevdiği" şeyleri kendi kurgusu içinde sunuyor. Bunların başında da, bence Scarlett Thomas'ın alter egolarından meydana gelmiş olan kadın ve erkek karakterler. Her birine yüklediği özellikler, daha önce yazarın başka romanlarını okumuş olanlar için bir yandan beklenilir bir şey gibi görünse de, öte yandan bu hiçbir zaman yazarın düştüğü bir girdap ya da kolaya kaçış için bir yol olarak görünmüyor. Karakterlerin konuşmalarından, ilgi alanlarından, yazarın onları betimlemesinden vs. ortaya çıkan şey Scarlett Thomas'ın aslında sürekli olarak bir parça kendisinden bahsetmesi ve o karakterlerin hammaddesinin kendisi olduğunu göstermesi oluyor. Burada yazarın kendisinden başka bir kaynaktan karakter oluşturmadığını sonucu da çıkmamalı zira kendisine dahil olmayan bir özelliği, bir ilgi alanını da alıp karakterin tanımlayıcı, öne çıkarıcı noktası olarak da gösterebiliyor. Yani geniş bir gözün gördükleri, ilgileri, amaçları, duyguları gibi detayları yazar kendisinde eriterek yeniden karakterlerini yaratıyor, gibi diyebilirim.

2016'da okuduğum son Scarlett Thomas kitabı olacak bu. Kalan iki kitabını acil durumlarda okumak üzere 2017'ye saklıyorum. 

16 Kasım 2016 Çarşamba

2017 Listeleri I: Okunmayı Bekleyen Romanlar


Bu sefer blog'a yeni yazı ekleyememiş olmanın vicdan azabından bağımsız olarak kitap incelemesi hariç bir şey yazıyorum. Yıl sonu yaklaşırken içinde kitap olan ne kadar liste varsa denk geldikçe okuduğum için eksik kalmak istemedim. Yıl sonunda "yılın ennnn"leri listeleri kadar sonraki yılın beklenenlerinin listeleri vs de oluyor malum; ben de kendi planıma göre 2016'da okuyamayıp 2017'de bi zahmet okuyayım dediğim kitapların listesini yapayım dedim. 

Ama çok karman çorman bir liste olacağı için türe göre ayırmak mantıklı geldi. Genelde bana mantıklı gelen çoğu şeyin mantıklı olup olmadığı konusunda benden hariç olanlarla bir fikir birliğine varmam zor olsa burası benim kişisel blog'um savunmasıyla listeyi yazayım - artık yeter lafı uzatmayım yazarken ben sıkıldım.
  1. Ian Banks "Espedair Street": Söylemekten utanıyorum ama bu kitaba yazın başladım ve kitaba devam etmeyi unuttum, çünkü araya çok kitap girdi. 
  2. Mal Sjowall & Per Wahlöö "Roseanna": Cidden burası utanç kaydı gibi olacak şu an ama bu kitaba da başladım; "neden ders çalışmıyorum" diye vicdan azabı çektiğim bir ana denk geldi ve birkaç bölüm okumuş olmama rağmen kitabı bıraktım. Ya ne kadar itici bir insan ifadesi bunlar. Neyse. Roseanna'ya da tekrar başlayacam. Başlayacağım yazamadım bi an soğuk geldi özür dilerim.
  3. Emma Cline "The Girls": Çok özür dilerim daha önce Twitter'da da yazdım bu kitabın da sürekli aynı bölümünü okuyup okuyup geri bıraktım, bunu da... Evet... Okuyacam... Evet tekrar... Evet kendimden iyice utandım...
  4. Scarlett Thomas "The Seed Collectors": Nihayet utanç faslı kapandı ve umut dolu kısma geçildi. En sevdiğim yazarlardan biri olan Scarlett Thomas'ın bu kitabını da ilk çıktığında edindim ama stok yapar gibi kitaplarını sakladığımdan henüz okumadım. Şu an Bright Young Things'i okuyorum, stok konusunun ne kadar vahim olduğunu anlatmak için yazdım. Düşünün işte....
  5. Josh Malerman "Bird Box": Bird Box'ın adını o kadar duydum ki sırf meraktan listeye aldım.
  6. Karl Ove Knausgaard "My Struggle": Üçünü de peş peşe okumak için saklıyorum ancak zamanlama nasıl olur bilmiyorum. 
  7. Neil Gaiman "The Truth Is A Cave In The Black Mountains": Merak ediyorum bi de Gaiman'ı seviyorum bu kadar.
  8. Stephen Chbosky "The Perks of Being a Wallflower": Biraz geç olsa da 2017'de okurum diye umuyorum.
  9. Susan Hill "The Woman In Black": Bir süredir okunmayı beklediği için...
  10. Mary Downing Hahn "The Ghost of Crutchfield Hall": Yazın aynı yazarın bir başka kitabını okuyup beğenmiştim, o yüzden bu da listede.
  11. Mervyn Peake "Gormenghast" Serisi: Cidden her alayım dediğimde alamadım neden böyle oldu, çok merak ettiğim halde nedense hala okumadığım bi seri. Kendimi yadırgıyorum.
  12. China Mieville "Looking For Jake": Stoktan tüketim. 
Image: https://66.media.tumblr.com/7222f5838c181fafd223192f16d3952b/tumblr_nx32s2b36i1rzzn4po1_500.png 

10 Kasım 2016 Perşembe

Arrighi, Hopkins, Wallerstein "Sistem Karşıtı Hareketler"

Sistem karşıtı hareketlerin yapısını göstermek adına, sınıf ve statü kavramlarını dünya sistemleri kapsamında yeniden ele alarak girişi yapan yazarlar, ikilik saplantısının ve ulus - devlet üzerinden ilerleyen tartışmaların değerlendirmesine de böylece başlamış oluyor.

Ulus - devletler üzerinden somutlaşan iktidarın dünya ekonomisi için kapitalist bir tutum izlemesi ve ulusal mücadele için de bir savunma aracı olarak eşzamanlı biçimde kullanılabileceğini vurgulayan yazarlar, sistem karşıtı hareketler olarak gelişen milliyetçi - antiemperyalist ve proleter anti - kapitalist niteliklerden biriyle kendilerini görünür kılmaya çalışan hareketlerin gittikçe "ulusal kurtuluş hareketleri"ne dönüşmeye başladıklarının altını çiziyor. Bu noktada Marx'tan bir anlamda ayrışma da mevcut demek mümkün hale geliyor; Marx'ın işçi sınıfına yüklediği görev içerisinde birleştirici nokta işçi olmaları iken burada karşımıza çıkan, işçi oluşun niteliğinden fazlası oluyor. Üstelik  sınıfın yapısı da ikiliğin sınırlarından artık daha uzak ve yapıları arasındaki fark daha belirgin. Yazarlar, bahsi geçen farklı niteliklerin herhangi birinde gerçekleştiğinden bağımsız olarak da bu hareketlerin, her ne kadar sermayenin merkezden uzaklaştırılmasına yönelik ulusal girişimler yapılıyor olsa da, devletler arasındaki sistemlerdeki işleyiş yüzünden önlerinde aşılması güç bir setin de çekili olduğunu belirtiyorlar.  

Sistem karşıtı hareketlerin on dokuzuncu yüzyıl boyunca "toplumsal hareket" ve "ulusal hareket" olarak görüldüğünü belirten yazarlar, toplumsal hareketi toplum içerisinde işçi sınıfı üzerinde olan baskıyı ve sömürüyü tanımlarken, ulusal hareketi ise etnik gruplar arasındaki baskı olarak tanımlıyor. Her iki hareketin de modern dünyanın temel politik yapısı olarak devleti görüyor oluşu önemli bir nokta; yazarların da devamında işaret ettiği üzere devlet iktidarı ile bu hareketler arasındaki ilişki, öncelikle devleti tanımalarından geçen bir ilişki. Bu yüzden, Marx'ın dünyadaki tüm işçilerden beklediği hareket kapsamında dahi gerçekleşecek olan tüm hareketler, yapıları bakımından ulusal bir nitelikte olmak zorundadır. 

Yazarların ulusal kurtuluş mücadelesine olan vurguları da bu bağlamda yeniden metinde karşımıza çıkıyor; ulusal kurtuluşu "modern dünya sistemleri arasındaki eşitsiz ilişkilerden ulusal kurtuluş" olarak belirterek, merkezin çevreye olan gaspının altında kalmamak adına, emperyalizmin tüm kollarıyla çevreye saldırmasından kurtulmak adına, ekonominin bağımsızlığını yitirmemek adına, politikanın hiçbir yerler zinciri kalmaması adına ulusal kurtuluşun önemini hala inatla anlamayanlara anlatmaya çalışıyor.  Konuyla ilgili olarak, Ekim Devrimi'nde "desteğin çoğunlukla burjuvaziye karşı mücadele veren proleterlerden gelmesine karşın, Bolşeviklere verilen desteğin öğesinin ulusal kurtuluş dürtüsü biçimini almış olması"nı örnek gösteriyorlar.

Kapitalist gelişmenin yarattığı eşitsizliğin zenginliği besleme ve daha dar bir alanda yoğunlaştırma eğiliminin olduğu durumlarda, halkçı hareketleri ortadan kaldırmaya olan eğiliminin de varlığı da bununla ilgili. Sermayenin merkezileşmesi ve çevredeki devletlerin her yönden sömürü ve yıkımına sebep olması gibi.

Kapitalist bir dünya ekonomisi olduğu sürece sınıf mücadelesinin her zaman var olacağı, metinde saf bir gerçek olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mücadelenin alanı olarak da sınırı, devletler arası ya da devlet içerisinde fark etmeksizin çiziyorlar. Ancak sınıfı mücadelesi için genişlemiş ve tanınabilir bir protesto modeli, protestonun amacı ve mücadelenin araçlarıyla farklı ilişkileri olan gruplar arasında bir karşı konumlanışı zorunlu unsurlar olarak görüyorlar.
Bu zorunlu unsurlardan birini ayırmak ne derece sağlıklı olacak bilmiyorum ancak güncel konularımıza bakarsak amacının net tanımlanmadığı ve mücadele safının ne olduğu, neyle ne amaçla mücadele ettiği bilinmeyen hobi hareketlerinin neden sistem karşıtı bir nitelik taşımadığını görmek Sistem Karşıtı Hareketler'i okurken sıkça akla geliyor. Hareketin tanımsız alanı ve sabit duramayan söylemleriyle bir hareket içinde olduğunu iddia eden herhangi bir grup için, ortaya çıkan manzaranın sadece ulus - devlet karşıtı zararlı faaliyetlerden oluşması ve çarpıtılan teorinin ikili yapısının ardına sığındığı halde, ikili yapının (burjuva - proleter) uzağındaki yeni oluşan farklı sınıflar üzerinden (etnik kimlik üzerinden giden sınıf tanımı, örneğin) hareketine taban bulmaya çalışması oldukça rezil bir tablo çiziyor.  


Son olarak, 1968 sonrasına değinen yazarlar, bu dönem sonrasında küresel dünyada merkez devletler arasındaki çekişmenin ötesinde her iki güç odağı için de denetleme eksikliği olduğunu belirtiyor. ABD'nin hegemonyasının aşınmaya başlamasını da bu kapsamda değerlendiriyorlar. Aynı şekilde merkez - çevre üzerinden ve ulusal nitelikte sermayenin hala merkezileşme eğilimi taşıyor olmasının ise karşımıza hala devam eden ve devam etmekte olacak olan emek - sermaye çelişkisini çıkaracağını belirtiyorlar. Öte yandan değindikleri bir diğer nokta da süregelen eşitsizlik biçimlerine ek olarak cinsiyet, etnik kimlik, kuşak gibi farklı gruplaşmalar üzerinden de farklı taleplerin daha güçlü ifade alanı bulabileceği.